Bugüne ait herhangi bir kay?t bulunamad?.

Fıkıh Köşesi | Soru ve Cevap Detayı

Tarih   : 19.03.2009 10:12:33
Yazan  : erol şen
Soru No : 780

Soru   :
1- dâr-ı adl, dâr-ı bağy, dâr-ı eman, dâr-ı harb, dâr-ı İslâm, dâr-ı ridde, dâr-i zimmet, dâr-ı sulh ne demektir?

2- müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir müslüman, oradaki gayri müslimlerin mallarına, canlarına dokunabilir mi?
 3- müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir müslüman, oradaki gayri müslimlerin mallarını izinsiz alarak kendi ülkesine getirebilir mi?

4- müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir müslüman, oradaki gayri müslimlerin mallarını gasp edebilir mi?

5- müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir müslüman oradaki gayri müslimlerle faiz, kumar veya fasit akitler yoluyla muamelelerde bulunabilir mi? (almanya, İngiltere, fransa ve amerika gibi ülkelerde faizli muamelelerde bulunmak caiz midir?)

6- dar-ı harpte faiz ve kumar türü muamelelerin caiz olması için müslümanın kazanması şart mıdır?

7- dar-ı harpte İslâm’ı kabul etmiş, fakat henüz müslüman ülkesine hicret etmemiş o ülkenin vatandaşı olan kimse ile bir müslümanın faizli muamelede bulunması caiz midir?

8- müslüman bir ülkeye pasaportla giren gayri müslim bir kimsenin malını, müslüman bir kimse faiz, kumar veya fasit akitler yoluyla alabilir mi?
 9- bir İslâm memleketi ne zaman dar-ı harb olur?

10- dar-ı harb olan bir ülke dar-ı İslâm olur mu?

11- bir şehrin başındaki vali kâfir, müslümanlar da azınlık da olursa cuma ve bayram namazı kılınır mı? kâfir idareciye itaat edilir mi?

Cevap Tarihi : 19.03.2009 03:34:22
Cevap : Dâr-ı adl, dâr-ı bağy, dâr-ı eman, dâr-ı harb, dâr-ı İslâm, dâr-ı ridde, dâr-ı zimmet ne demektir?
İslâm’da ülkelerin hükümleri, durumlarına göre değişmektedir. Bunlar aşağıda kısaca zikredilmiştir:
1- Dâr-ı Adl: Bir hükümdarın başkanlığı, adaleti ve hâkimiyeti dairesinde bulunan herhangi bir İslâm beldesi demektir.
2- Dâr-ı Bağy: Asi ve eşkıyaların idaresi ve hâkimiyeti al¬tında bulunan bir İslâm beldesi demektir.
3- Dâr-ı Eman: İslâm Ordusu tarafından fetholunup, içinde ehl-i zimmet (müslüman ülkesinde yaşayan gayri müslim vatandaşlar) ikamet ettirilen beldedir ki böyle bir belde İslâm hükümetinin himayesi ve hâ¬kimiyeti altında bulunacağından, dâr-ı İslâm'a mülhaktır (katılmıştır).
4- Dâr-ı Harb: Müslümanlarla aralarında barış ve anlaşma bulunmayan gayr-i müslimlerin hâkimiyeti altında bulunan yerlerdir. Böyle yerlerin gayri müslim ahalisinden her birine de “harbî” denilir.
5- Dâr-ı İslâm: Müslümanların eli altında ve hâkimiyeti dairesinde bulunan yerlerdir ki, müslümanlar buralarda emniyet ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini yerine getirmeye muktedir bulunurlar.
6- Dâr-ı Riddet: Mürtedlerden (Müslüman olup da İslâm dininden dönenlerden) meydana gelmiş bir taifenin istilâ ederek, hâkimiyetleri altına almış bulundukları yerlerdir.
7- Dâr-ı Zimmet: Müslümanların ahd-ü emanını, himayesini kabul etmiş olan gayr-i müslimlere mahsus yerlerdir.
Bir vakitler idarî muhtariyet verilmiş olan bazı eya¬letler, bu kabilden olan yerlerdi. (Fetevayı Hindiye, Fıkhî Istılahlar; Ö.N.Bilmen, H. İ. Kamusu)
8- Dâr-ı Sulh (Muahede): Müslümanların savaşmama ve topraklarının da ahalisinin olması üzere anlaştıkları memleketlerdir.

? Müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir Müslüman, oradaki gayri müslimlerin mallarına canlarına dokunabilir mi?
Başka bir ülkeye izinle giren herhangi bir kimseye “müste’min” veya “müste’men” denir.
Müste’min: Hem eman isteyen, hem de kendisine eman verilen kimse demektir. Fıkıh ıstılahında ise; gerek müslüman gerek harbî (kâfir) olsun, başka bir milletin memleketine eman (pasaport) ve müsaade ile giren kimsedir.
Bir Müslüman, pasaportla dar-ı harbe girerse bu müslümana dar-ı harpteki gayrı müslimlerin kanlarından, mallarından, namuslarından bir şeye dokunması haramdır. Çünkü müslümanlar şartlarında sabittirler. (Yani ahitlerine vefa gösterirler.) Eman ile dar-ı harbe giren bir Müslüman, onların haklarına tecavüz etmemeyi kabul etmiştir. Bu bakımdan onlara hıyanette bulunması haramdır. Ancak o memleketin hükümdarı veya hükümdarın müsaadesiyle birisi, müslümanın hakkına tecavüz ederek malını alır veya kendisini hapsederse, bu takdirde verilen ahdi bozmuş olduğundan müslüman da bazı hususlarda misliyle mukabelede bulunabilir. (İbn-i Âbidîn, Müste’minin Hükümleri Babı; Mültekâ, Müste’minin Hükümleri Babı; el-İhtiyâr, Siyer Babı; Fetevâyı Hindiye, Siyer Babı; el-Hidâye, Siyer Babı)

? Müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir Müslüman, oradaki gayri müslimlerin mallarını izinsiz alarak kendi ülkesine getirebilir mi?
Müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir Müslüman, bu ülkeden İslâm ülkesine onlardan izinsiz bir şey götürürse ahdini bozduğu için ona haram olarak malik olur; lakin onu tasadduk etmesi vacip olur. (İbn-i Âbidîn, Müste’minin Hükümleri Babı; Mültekâ, Müste’minin Hükümleri Babı; el-İhtiyâr, Siyer Babı; Fetevâyı Hindiye, Siyer Babı; el-Hidâye, Siyer Babı)

? Müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir Müslüman, oradaki gayri müslimlerin mallarını gasp edebilir mi?
Müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir müslüman oradaki gayri müslimlerin mallarından bir şey gasp etse, onların memleketlerinde bulundukça gasp ettiği şeyi onlara geri vermesi vaciptir. Çünkü hıyanet etmekle onu haram yoldan elde etmiştir. Ama İslâm ülkesine getirmiş ise o malı sahibine geri vermesi gerekmez. Tasadduk eder. (İbn-i Âbidîn, Müste’minin Hükümleri Babı; el-İhtiyâr, Siyer Babı)

? Müslüman olmayan bir ülkeye pasaportla giren bir Müslüman, oradaki gayri müslimlerle faiz, kumar veya fasit akitler yoluyla muamelelerde bulunabilir mi?
Bu hususta Hanefi mezhebinde iki görüş vardır:
1- İmam-ı Azam ile İmam-ı Muhammed'in görüşü:
İmam-ı Azam ile İmam-ı Muhammed'e göre; dar-ı harbe pasaportla girmiş olan müslüman bir kimsenin, bir dirhemi iki dirhem ile peşin veya veresiye olarak değişmesi yahut fasit akitler yoluyla elde edeceği bir maldan istifade etmesi caizdir.
Yani dar-ı harbe pasaportla girmiş olan müslüman bir kimsenin, dar-ı harpteki gayri müslimlerin mallarını rızaları olması şartıyla faiz, kumar veya fasit akitler (şartlı akit, lâşe satma gibi akitler) yoluyla alması caizdir. Çünkü onların malları müslümanlar için mubahtır. Haram olan ise onlara hıyanet etmektir, zira onların ülkesine girdiği zaman, onlardan almış olduğu bir eman karşılığı girmiştir. Onları aldatmamayı, onlara hıyanet etmemeyi iltizam etmiştir. Dar-ı harbe pasaportla girmiş olan müslüman bir kimsenin gayrı müslimlerden kendi rızalarıyla almış olduğu mal ise hıyanet değildir.
2- İmam-ı Ebû Yusuf'un görüşü:
İmam-ı Ebû Yusuf, Şâfiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre; bu gibi muameleler dar-ı harpte de olsa caiz değildir. O’na göre bir müslüman nerede olursa olsun müslümanlığın hükümlerini kabul etmiştir, ona aykırı olan bir şeyi yapamaz. (Mültekâ, Riba Babı; el-İhtiyâr, Riba Babı; Fetevâyı Hindiye, Ribâ Bahsi; el-Hidâye, Riba Babı; el-Lubâb Fî Şerhi’l-Kitâb, Riba Bahsi; Tebyînü’l-Hakâik Şerhu Kenzü’d-Dekâik, Ribâ Bahsi; el-İnâye Şerhu’l-Hidaye, Riba Babı; Fethu’l-Kadîr, Riba Babı)

? Dar-ı harpte faiz ve kumar türü muamelelerin caiz olması için müslümanın kazanması şart mıdır?
Bu hususta Fethu'l-Kadîr adlı eserde şöyle denir:
“Dar-ı harp olan ülkede bu tür (faiz, kumar, fasit alış-veriş türü) akitlerin yapılmasının caiz olması, fazlalığın müslüman tarafından alınmasına bağlıdır. Meselenin açıkça mubah olması, dar-ı harbe pasaportla giren müslümanın fazlalığı alması ve kaybetmemesiyle mukayyettir. Fukahânın dar-ı harpte faiz ve kumar gibi muamelelerin caiz olduğunu ifade eden sözlerden maksatları ‘kumar ve faiz konusu, fazlalığı alanın ve kazananın müslüman olması’ haline inhisar eder. Her ne kadar cevap mutlakta olsa da illet bunu gerektirir.” (İbn-i Âbidîn, Riba Babı)

Dar-ı harpte İslâmı kabul etmiş fakat henüz müslüman ülkesine hicret etmemiş o ülkenin vatandaşı olan kimse ile bir müslümanın faizli muamelede bulunması caiz midir?
Bu hususta Hanefi mezhebinde iki görüş vardır.
1- İmam-ı Azam’a göre dar-ı harpte İslâmiyeti kabul etmiş lakin henüz müslüman ülkesine hicret etmemiş olan o ülke vatandaşı müslümanın durumu, faizli muamele hususunda o ülkede yaşayan gayri müslim vatandaşın durumu gibidir. Yani müslüman ülkesinden oraya giden bir müslümanın o müslümanla yapmış olduğu akitlerde faiz cari değildir, faizli muamelede bulunmak caizdir. İmam Ebû Hanife'nin delili şudur: O ülkede kaldığı müddetçe o ülkenin vatandaşı müslümanın malı masum değildir, değer taşımamaktadır. Müslüman tarafından telef edilse ödenmez. Ama müslüman bir ülkeye hicret eder ve daha sonra tekrar oraya dönecek olursa faiz cari olur, bu durumda faizli muamelede bulunmak ittifakla caiz değildir.
Aynı şekilde o ülkenin vatandaşlarından iki kişi müslüman olsalar ve İslâm ülkesine hicret etmeseler onlar arasında da faiz diye bir şey söz konusu olmaz.
2- İmam-ı Ebû Yusuf'la İmam-ı Muhammed bu meselede Ebû Hanife'ye muhalefet etmişlerdir. Onlara göre böyle bir kimseyle faizli muamelede bulunmak caiz değildir. O müslümanın hem canı, hem de malı masumdur. Değeri vardır. Müslüman tarafından telef edildiği takdirde de ödenmesi gerekir. (İbni Abidin Riba Babı) (Fetevâyi Hindiye Ribâ Bahsi)

Müslüman bir ülkeye pasaportla giren gayri müslim bir kimsenin malını, müslüman bir kimse faiz, kumar veya fasit akit gibi yollarla alabilir mi?
Müslüman ülkesine pasaportla giren kâfir bir kimsenin malını İslâm memleketinde fasit akitle elinden almak helâl değildir. Çünkü İslâm memleketi şer’i hükümlerin icra edildiği bir yer olduğu için İslâm memleketine pasaportla giren bir gayri müslim ile bir müslüman ancak müslümanlar ile yapılması helâl olan akitleri yapabilir.
Hatta müslüman ülkesinde alınması şer'an lâzım gelmeyen bir şeyi müslüman ülkesine pasaportla giren kâfir bir kimseden isteyip almak da caiz değildir. Mesela mescid-i aksayı, camileri ve bazı mabetleri ziyaret ettirmek için para alınması gibi. Bu yerleri ziyaret için müslümanlardan para alınmadığı gibi bu hususta adet bulunsa dahi müsteminlerden de alınmaz. (İbni Abidin Müstemin’in Hükümleri Babı) (El-İnaye Şerhu’l-Hidaye Riba Babı)

Bir İslâm memleketi ne zaman dar-ı harb olur?
Kâfirler İslâm memleketlerinden bir memleketi mücerret ele geçirseler yahut bir şehir ahalisi mürted olarak küfür ahkâmını icra etseler yahut zimmîler ahitlerini bozarak memleketlerini ele geçirseler bu üç surette de İslâm memleketi, dar-ı harb olmaz.
İslâm ülkesinin darı harb olabilmesi için gerekli olan şartlar hakkında Hanefi mezhebinde iki görüş vardır.
1- İmam-ı Azam'a göre bir İslâm memleketi şu üç şartın bulunması durumunda dar-ı harb olur:
1 - İçerisinde şirk ahkâmın açıktan (İslâmi olmayan hükümlerin) icra edilmesi
2 - Dar-ı harb olan ülkeye bitişik olması, darı harp olan ülkeyle arsında müslüman bir ülke bulunmaması
3- Orada yaşayan müslüman ve zimmîlerin canları hususunda önceki emniyet ve güvenliklerini kaybetmeleri (Eğer emniyette olanlar müslümanlar ise böyle bir yer darı harb olmaz. Lakin emniyette olanlar gayrı müslimler ise orası darı harb olur.)
Dürerü'l-Bihar adlı eserde zikredilmiştir ki, yukarıda yazılı üç şartın gerçekleşmesiyle dar-ı harbe çevrilmiş bir İslâm şehrinin ahalisine eman verilip de içinde İslâm ahkâmını icra edecek bir kadı tayin edilince tekrar İslâm memleketine dönmüş olur. Eski mülk sahipleri mallarını taksim edilmeden, bir başkasına satılmadan veya hibe edilmeden önce bizzat bulurlarsa meccanen geri alırlar.
2- İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’e göre, bir İslâm memleketinin -Allah korusun- bir dar-ı harbe çevrilmesi için şu bir şartın gerçekleşmesine bağlıdır. O da içerisinde küfür ahkâmının icra edilmesidir.
Gayri müslim olup hükmü yerine getirilen bir hükümdarın istilâsına maruz kalan dar-ı İslâm dar-ı harb haline gelmiş olur. Çünkü dar-ı İslâmın dar-ı harb olması; gayri müslimlerin tebaası, kuvveti ve ordusu itibariyledir. Bunları da hükmü yerine getirilen hükümdarları ve hükümetleri temsil eder. Buna göre hükümdarı gayri müslim olan her hangi bir ülke, bir dar-ı harb olmuş olur. Velev ki dar-ı İslâma bitişik olsun.
Böyle bir ülkede İslâm hükümlerinden herhangi bir hüküm icra edilmemelidir, hem İslâm ahkâmı hem de şirk ahkâmı icra edilirse dar-ı harb olmaz.
(İbni Abidin Müstemin’in Hükümleri Babı, Riba Babı) (Ö.N.Bilmen H.İ.Kamusu Darı İslâm İle Dar-ı Harbin Mahiyetleri Madde: 280–281) (Fetevayi Hindiye Siyer Babı) (Düreru’l Hukkâm Şerhu Ğuraru’l Ahkâm Müstemin Babı)

Dar-ı harb olan bir ülke dar-ı İslâm olur mu?
Bir dar-ı harb olan ülkenin, dar-ı İslâm memleketi haline gelmesi için yalnız bir şart vardır: O da o yerde Cuma ve bayram namazlarının kılınması gibi bütün İslâm ahkâmının icra edilmesinden ibarettir. İçinde kâfir olan ahalisi ikamet etse ve İslâm memleketine bitişik bulunmasa da durum böyledir.
Buna göre İslâm orduları, gayri müslimlere ait bir ülkenin herhangi bir beldesini fethederek içinde Cuma, bayram namazı gibi İslâm ahkâmını icraya başlasalar o belde bir dar-ı İslâma dönüşmüş olur. Bu hususta bütün Hanefi müctehidleri müttefiktirler.
(İbni Abidin Müstemin’in Hükümleri Babı) (Ö.N.Bilmen H.İ.Kamusu Darı İslâm İle Darı Harbîn Mahiyetleri Madde:278) (Fetevayi Hindiye Siyer Babı) (Düreru’l Hukkâm Şerhu Ğuraru’l Ahkâm Müstemin Babı)


Bir şehrin başındaki vali kâfir, müslümanlar da azınlıkta olursa Cuma ve bayram namazı kılınır mı? Kâfir idareciye itaat edilir mi?
Müslümanların azınlıkta veya mahkûm durumda olup, gayrı müslimlerin ise hâkim durumda olduğu bir halde yapılacak olan müslümanların kendi aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vaciptir. Onu kendilerine idareci olarak seçerler, o da kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cuma namazı kıldıracak bir imam da tayin ederler.
Yani kâfir, gayri müslim hâkimlerin ve idarecilerin hâkim olduğu bir ülkede müslümanlar Cuma ve bayram namazlarını ikame ederler. Müslümanların kendi aralarında rızaları ile seçtikleri bir kadı olur. Onların üzerine düşen görev müslüman bir valiyi, bir idareciyi kendi aralarından bulup seçmeleri veya tayin olunmasını talep etmeleridir.
Gayri müslim bir hükümet tarafından her vilayette tayin edilen valilerin (görevlilerin) Cuma namazı kıldırmaları, bayram namazlarını kıldırmaları, arazilerden haraç almaları, vergi toplamaları, kadı tayin etmeleri, dul ve yetimleri evlendirmeleri caizdir. Bu durumda küfre itaat gibi görünme, bir bakıma aldatmadır ve anlaşmadan ibarettir. Görev verme konusunda görev veren kişinin müslüman olması şartı olmadığı gibi, görev almak için İslâm ülkesinde olması da şart değildir.
(İbni Abidin Müstemin’in Hükümleri Babı, Kaza Babı)

Sonuç:
Sonuç olarak Almanya, Hollanda, Fransa gibi devletlerde faiz, kumara v.b. Muameleler hakkında şu görüşlerin olduğunu görüyoruz.
1- Bu gibi ülkelerde faiz v.b. Muameleler müslümanın kazanması şartıyla caizdir.
2- Bu gibi ülkelerde faiz v.b. Muameleler haramdır. Bu muamelelerde bulunan kişi müslüman olduğu müddetçe hükmü aynıdır. Beldelerin değişmesiyle hüküm değişmez.
3- Almanya, Hollanda, Fransa gibi devletler islam şiarlarının rahatlıkla yaşandığı yerler ve arada sulh olduğundan dolayı dar’ı harp değildir ve dolayısıyla faiz v.b. Muameleler haramdır.


NOT:
1- Avrupa ve Amerika gibi ülkelerin dar’ul harp addedilmesi, daru’l harbin “ dar’ı islam haricinde kalıp, gayri müslimlere tabi olan araziler” diye olan tarife göredir. Arada anlaşma veya savaşın bulunup bulunmaması nazar-ı itibara alınmamıştır. Buradaki husus, âlemi dar’ı islam ve dar’ı harp diye yapılan taksime göredir. Buna göre bir belde dar’ı islam değilse o halde dar’ı harptır.

Ancak muasır nazariye yukarıdaki taksimin bu zamanda bir yürürlülüğü olmadığını belirterek, devletler muvazenesinin değiştiğini ve bu kavramların bu muvazeneye göre yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Buna göre örneğin, batı devletleri olan Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde müslümanların sayısı milyonları çoktan aşmıştır. Bu sayı da gittikçe her geçen gün artmaktadır. Müslümanlar bu gibi ülkelerde Cuma ve Bayram namazlarını ikame edebilmektedirler. Yüzlerce Cami ve mescitler inşa etmiş, dini eğitim merkezleri açmışlardır. Buradaki müslümanlar, İslami yaşantıdaki özgürlükleri birçok dar’ı islam dediğimiz islam devletlerinden daha geniş olup, dini şiarlarını daha rahat yerine getirebilme imkânı bulmaktadırlar.

Tercih ettiğimiz görüş:
Hanefi mezhebinden İmam-ı Ebû Yusuf, ayrıca Şâfiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerinin de görüşü olan; faiz içeren muamelelerin dar-ı harpte de olsa caiz olmadığıdır. Yani Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Amerika v.b. Ülkelerde faizli muamelelerde bulunmak caiz değildir.
Ayrıca yukarıda da belirttiğimiz gibi Almanya, Hollanda, Fransa, Amerika gibi ülkelerin gerek Müslüman ülkelerle aralarında olan sulh antlaşmaları ve gerekse orada İslam şiarlarının rahatça ikame edilebilmesi açısından dar-ı harp olmadığını birçok muasır ulema da dile getirmiştir. Eğer böyle beldeler dar-ı harp değilse, o zaman İmam-ı Azam ile İmam-ı Muhammed'in görüşüne göre de amel edilemeyip faiz bu memleketlerde bütün mezheplere göre ittifakla haram olmaktadır. Bu açı da göz önünde bulundurulmalıdır.


Kaynaklar
1- İbni Abidin Müstemin’in Hükümleri Babı, Kaza Babı, Riba Babı
2- Fetevayi Hindiye Fıkhi Istılahlar, Ribâ Bahsi, Siyer Babı
3- Ö.N.Bilmen H.İ.Kamusu Darı İslâm İle Darı Harbin Mahiyetleri Madde: 278-280-281
4- Ellubab Fi Şerhil Kitab Riba Bahsi (Arapça)
5- El-Hidaye Riba Babı, Siyer Babı (Merğınani)
6- El-İhtiyar Riba Babı
7- Mülteka Riba Babı, Cihad (Müsteminin hükümleri) Babı
8- Tebyînü’l-Hakâik Şerhu Kenzü’d-Dekâik Ribâ Bahsi Arapça
9- El-İnaye Şerhu’l-Hidaye Riba Babı Arapça
10- Fethu’l Kadîr Riba Babı Arapça
11- Düreru’l Hukkâm Şerhu Ğuraru’l Ahkâm Ribâ, Müstemin Bahsi Arapça
12- El-Bahru-Râik Şerhu Kenzü’d-Dekâik Ribâ Bahsi Arapça
13- Mecmeu’l-Enhur Şerhu Mülteka’l-Ebhur Ribâ Bahsi Arapça

Cevap Tarihi : 19.03.2009 10:14:29
Cevap :
KONU İLE İLGİLİ TÜKETİCİLER BİRLİĞİNİN RESMİ AÇIKLAMASI VE TÜBİTAK ANALİZ RAPORU
Gazlı içecekler ile ilgili yapılan analiz sonuçlarını değerlendiren Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Av. M. Bülent Deniz; “Tüketicinin temel hakkı olan “bilgilenme hakkı” açık şekilde ihlâl edilmekte ve tüketiciler yanıltılmaktadır” dedi. Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Av.M. Bülent Deniz konu ile ilgili yaptığı basın toplantısında şu görüşlere yer verdi:
“Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği ile ilgili olarak çıkarılan ve 30.10.1998 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 98/24 no’lu Alkolsüz İçecekler Tebliği’nin 5/k maddesinde; “Alkolsüz içeceklerde etil alkol miktarının en çok 5.0 g/l olabileceği” belirtilmektedir.
Alkolsüz içeceklere ilişkin bir hukuki metinde, içecek içeriğinde alkol bulunmasına cevaz veren bu düzenleme dikkatimizi çekmiş ve konu ile ilgili olarak Tüketiciler Birliği tarafından bir çalışma başlatılmıştır.
Çalışma kapsamında:
1. Piyasada satılan gazoz ürünlerinin etiketleri üzerinde yapılan incelemelerde, içeriğinde alkol bulunduğuna ilişkin bir bilginin olmadığı, hatta bir üründe de, içerikte alkol ve çözeltisinin kullanılmadığına ilişkin bir bilginin olduğu tespit edilmiştir.
2. Bunun üzerine çeşitli marketlerden satış fişi karşılığında on ayrı gazoz markasına ait birer şişe gazoz satın alınmıştır. Marka seçiminde pazarda yaygın olarak satılan markalar tercih edilmiştir. Satın alınan gazozların içeriğinde alkol olup olmadığının tespiti için Gebze’de bulunan TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ne başvurulmuştur. Orijinal ambalajı içinde teslim edilen on adet gazoz şişesinde bulunan sıvı için “IFFJ modifiye rebelin metodu,1983” yöntemiyle etil alkol analizi yaptırılmış ve şu sonuçlara ulaşılmıştır:
Marka Alkol Oranı
a. Uludağ ........ 1.56 g/l
b. Akmina........ 1.28 g/l
c. Tansaş........ 1.16 g/l
d. Çamlıca....... 0.84 g/l
e. Fruko.......... 0.76 g/l
f. Sensun....... 0.60 g/l
g. Sprite.......... 0.56 g/l
h. Adese......... 0.48 g/l
i. Seven Up..... 0.44 g/l
j. Kipa............ 0.20 g/l
3. Yapılan araştırmalar ve gıda mühendisliği, kimya mühendisliği ve tıp alanında uzmanlarla yapılan görüşmeler ile gazlı içecek olan gazozlarda, etil alkolün kullanım nedenleri ile ilgili olarak şu sonuçlara ulaşılmıştır:
a. Bütün gazozlarda tat ve koku verici esanslar kullanılmaktadır. Bu esanslar yağ cinsinden maddeler olup suda çözünmezler. Bu esansların suda çözünmeleri için hem su, hem de yağlarla tam karışabilen, çözünebilen “ara çözücü”lere ihtiyaç bulunmaktadır. Etil alkol gazlı içecek üretiminde bu işlevi yerine getirmek üzere kullanılan bir “ara çözücü”dür.
b. Gazlı içecek üretiminde tat ve koku verici maddeleri suda çözünür hale getirmek üzere kullanılan etil alkol üretim sürecinde kimyevî bir değişime uğramamakta ve aslî unsuru olan “alkol” olma özelliğini yitirmemektedir.

c. Etil alkol, gazlı içecek üretiminde maliyeti düşük olması nedeniyle kullanılmaktadır. Etil alkol yerine aynı işlevi görmek üzere, örneğin propylen glycol maddesi kullanılması mümkündür. Ancak etil alkol yerine kullanılacak “ara çözücü” hangisi olursa olsun, üretim maliyeti artacaktır.
Buna göre analiz ettirdiğimiz on adet şişede yer alan gazoz sıvılarının tamamında, değişen oranlarda etil alkol bulunmuştur. Analiz ettirilen şişelerin üzerinde yer alan etiketlerin tamamında, içeriğinde etil alkol bulunduğuna ilişkin bir uyarı bulunmamaktadır.
Elde edilen sonuçlar, Alkolsüz İçecekler Tebliği’nde belirtilen sınırın altında bulunmakla birlikte içeriğe ilişkin tüm bilgilerin eksiksiz olarak tüketiciye sunulması, tüketicinin temel ve evrensel haklarından biri olan bilgilenme hakkı gereğidir. Bu durumda içeriğe ilişkin yanıltıcı veya eksik bilgi verilmekle tüketicinin en temel hakkı ihlâl edilmektedir.
Bu nedenle konu ile ilgili yetkili Tarım Bakanlığı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından öncelikle Türk Standartları Enstitüsü’nün gazozlarla ile ilgili 4080 nolu standardı ve Alkolsüz İçecekler Tebliği’nde yer alan ve gazlı içeceklerde alkol kullanılmasına olanak tanıyan 5/k maddesi kaldırılarak, gazlı içeceklerde alkol kullanılmasını yasaklayan düzenleme getirilmeli, bu maddenin kaldırılmaması halinde tebliğin ismi değiştirilerek, isimde yer alan “alkolsüz içecekler” ibaresi kaldırılmalı ve gerekli denetimler en katı şekilde uygulanarak, tüketicinin bilgilenme hakkının ihlâlinin önüne geçilmelidir.
Öte yandan tüm gazlı içecek üreticisi firmalarını içeriğe ilişkin doğru ve eksiksiz bilgilerin etikette yer alması için gerekli düzenlemeleri en kısa sürede yapmaya çağırıyor ve alkolsüz içecekler konusunda Tüketiciler Birliği olarak gazlı içecekler konusunda tüketiciyi uyarıyoruz: “İçtiğiniz gazozda alkol var!” dedi.

TÜBİTAK’A SUNULAN DİLEKÇE, ALKOL ANALİZİ YAPILMASI İSTENEN ASİTLİ İÇECEKLERİN LİSTESİ VE ANALİZİN SONUÇLARI






Yukarıda görüldüğü üzere, Tüketiciler Birliği, gazlı içecekleri Tübitak Gıda Enstitüsüne alkol analizi yaptırmış ve tüm gazlı içeceklerde muhtelif miktarlarda alkol çıkmıştır.
İçinde alkol olduğu analiz ile tespit edilmiş içecekler hakkında, bir bu v.b. içeceklerin haram olduğunu söylerken, bir kesim de helal olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gazlı içeceklerin içinde alkol bulunmasına rağmen şer’an helal olduğuna dair, bunu kanıtlayan bir takım şer’î deliller sunulmuştur. Bu meşrubatların haram olduğunu söyleyen diğer kesim ise bu delilleri birçok yönden çürütmüştür. Biz de burada asitli içeceklerin dinen helalliği hakkında sunulan delilleri ve onların butlanını ifade eden cevapları derleyip sizlere aktarmaya çalışacağız.
Gazlı içeceklerin helalliği hakkında sunulan deliller ve bu delillere verilen cevaplar kısaca şöyledir.

Birinci Delil:
İçilmesi haram olan (şarap gibi) bir şeyin, içilmesi helal olan (su gibi) bir şeye karıştırıldığı, karıştığı veya içinde oluştuğu takdirde içmenin helal olup olmaması konusu bu hususa delildir.
Bu konunun özeti şudur: Karışan veya helal nesnenin içinde oluşan (alkol gibi) bir şey az, karıştığı helal nesne (mesela su) çok ise bakılır; suyun rengi, tadı ve kokusu, karışan pis ve haram olan şey gibi olmuş ise bu içilmez, olmamış ise ve suyun içinde bu pis olan şey belli olmuyorsa içilir.
Birinci Delile Cevap ve Reddiye:
Burada üzerinde konuşulması gereken mesele suyun renginin, kokusunun, tadının değişip değişmeyeceği değildir. Çünkü üzerinde konuşulan mesele “suların hükmü meselesi” değildir. Üzerinde konuşulan asıl mesele “alkol karışımı” olan gazlı bir içeceğin içilip içilmeyeceği meselesidir. İçine necaset karışan sıvının meşrubat olarak kullanılması ile abdest ve gusülde kullanılması arasındaki farkı gözetmek gerekir.
Âlimlerin cumhuru; “çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” ve "her sarhoşluk verici şey haramdır" hadislerine dayanarak, “çok içildiği zaman sarhoş eden bir içeceğin azını içmek, sarhoş etmese dahi haramdır” görüşündedirler. Madem, “çoğu sarhoş edenin azı da haramdır”, o halde “gazlı içeceklerin içindeki alkolün çok içilmesi” de haramdır. Yani o gazlı içeceğin içerisindeki alkol ayrıştırılacak olsa ve ayrıştırdıktan sonra da çokça içilse, muhakkak ayrıştırılan o alkol sarhoş edici özellikte olacaktır. O zaman bu alkolün çoğu sarhoş ediyorsa azıda haramdır. Dolayısıyla bu alkolün az miktarda gazlı içeceklerin içinde bulunması o içeceği de haram kılar. Çünkü çoğu sarhoş edenin azı da haramdır. Öyleyse meselenin, renk, koku ve tat değişimi bazında ele alınması yanlıştır.
Yukarıdaki delile diğer bir yönden de şöyle cevap verilir: Alkol karıştırılan asitli içecekler ve meşrubatların, içine pis bir madde düşen büyük suya kıyas edilmesi doğru değildir. Zira suların pis olup olmaması hususundaki hüküm, kolaylık esası üzerine kurulmuştur. Çünkü bu hususta asıl olan, su küçük de olsa büyük de olsa içine necaset düşünce onu pis kılacağı idi. Ancak, içine necis bir şey düşünce o suyun pis olacağı hükmü bazı sulardan düşürülmüştür. Bunun nedeni ise zaruret ve ihtiyaçtır.
Yani içine necaset düşen suların temiz olmasında ki esas zarurettir. Bu genişlik olmasaydı, hayat neredeyse yaşanamaz hale gelecekti. Çünkü içine hiçbir surette pislik karışmamış su bulmak her zaman mümkün ve kolay değildir. Bu sebeple içine necis bir şey karışan bazı suların kullanımına cevaz verilmiştir. Hâlbuki böyle bir durum ve zaruret, sözü edilen içecekleri içme hususunda bulunmamaktadır.
Kısacası; alkollü meşrubatların büyük sulara kıyas edilmesi, yani: “İçine pis bir şey düşen her büyük su, tadı, rengi ve kokusu değişmedikçe temizdir. Meşrubatlardaki alkoller de büyük suya atılmış necasetlerdir. Öyleyse içine alkol atılan büyük tanklarda yapılan meşrubatlar da temizdir” şeklinde bir kıyas yapılması batıldır. Çünkü hem büyük suların içine necaset düşmekle kirlenmeyeceği hükmü kıyasa ters olarak vaki olan bir hüküm olduğundan, kıyasa ters olan olarak vaki olan bir hükme de başka bir hüküm kıyas edilemez. Hem de içinde necaset düşmüş olan büyük suların kullanımını caiz kıllan illet, içinde alkol bulunan asitli içecekleri içmek hususunda mevcut değildir. Ayrıca, mesele “suların hükmü meselesi” değildir. Üzerinde konuşulan mesele “alkol karışımı” olan gazlı bir içeceğin içilip içilmeyeceği meselesidir.





İkinci Delil:
Dinimizce pis olan nesne, az miktarda ki suya veya az miktarda ki sıvı maddeye karıştığı zaman su ve sıvı pis olur; içilmez ve onunla dini temizlik yapılmaz. Çok suya pislik karıştığı zaman ise suyun rengi, tadı ve kokusundan biri, katışan pislik belli olacak şekilde değişmedikçe su pis olmaz. Çok su Hanefilere göre, yeri köşeli ise yüzeyi 10x10 arşın, yuvarlak ise 36 arşın, derinliği ise bir karışa yakın yerdeki sudur. Arşın; yaklaşık iki karıştır. Şafiilere göre çok su; iki kulledir (kulle, büyük bir küp olup, iki kulle su, yaklaşık 200 kg. sudur). İmam Malik'e göre ise az su, içine düşen pisliğin rengi, tadı veya kokusu belli olan sudur, bunların belli olmadığı su ise çok su sayılır. Buradaki ölçülere göre çok sayılan suya mesela sidik veya şarap karışsa o su pis olmaz, onunla abdest alınır ve o su -sağlığa zararı yoksa- içilebilir.
Dinde hüküm yukarıda yazıldığı gibidir. Bir sıvının içine alkol karışınca hemen "bu sıvı haramdır" denemez, haram olmasına hükmetmek için yukarıda açıklanan şartların gerçekleşmesi gerekir.
Gazlı içecekler büyük tanklarda yapılıyor, bunların içindeki sıvı veya su, müctehidlerin birçoğuna göre "çok"tur. Buna göre gazlı bir içeceği elinize aldığınızda koklayınca alkol kokmuyorsa, tadınca alkol tadı vermiyorsa, bakınca alkol rengini almamış ise, o içecek temizdir, helaldir.

İkinci Delile Cevap ve Reddiye:
İçinde alkol olan içecekler meselesinin, yukarıdaki konu dâhilinde ele alınması yanlıştır. Zira kendisinde üretim yapılan tanklar, bir göle, bir denize veya bir akarsuya benzetilemez. Burada bir benzetme yapılacaksa, her ne kadar aynı değilse de, en yakın olarak, ancak kuyulara benzetmek biraz daha isabetli olurdu.
Kuyularla ilgili mesele de şöyledir: Bir kuyunun içine bir damla kan, şarap veya idrar gibi sıvı necaset damlasa, domuz düşse, koyun keçi büyüklüğünde bir hayvan düşüp ölse; serçe veya fare büyüklüğünde hayvan düşüp öldükten sonra şişerek dağılsa, o kuyu, suyu tamamen boşaltılmadıkça temiz sayılmaz. Fakat kuyunun kaynağı bol olup, devamlı su çıktığı için suyunu tamamen boşaltmak mümkün olmazsa, bu kuyudan iki yüz - üç yüz kova çıkartılır. Bir damla kan, şarap veya idrar bir kuyuyu bile kirletiyorsa, bir damladan daha fazla katılan alkol, üretilen o gazlı içeceği nasıl kirletmesin?
Buradan anlaşılacağı üzere kuyular bazında değerlendirilse bile böyle bir kıyas batıldır. Kaldı ki bu mesele yukarıda da dediğimiz gibi ancak durgun suyla alakalı olarak incelenecek bir meseledir. Çünkü bu tanklardaki ürün, hareket halinde olmayan bir sıvıdır. Daha önce dediğimiz gibi göl, deniz veya akarsu gibi değildir. Zira bu konuda verilen ölçü birimlerinin hiç birisi söz konusu olan tanklarla uygun değildir, uyuşmamaktadır. Durgun suya bulaşan bir necaset ise, onu necis kılar ve o suyla taharet yapılamayacağı gibi, içilmesi de yasaktır. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz durgun suya bevlettikten sonra bu su ile gusletmesin." Durgun su az miktarda ise bulaşan necaset ile tadı veya rengi veya kokusu değişmese bile onunla taharet yapılmaz, necistir. Büyük bir durgun suda ise onunla taharet yapılır. Bu durgun suyun büyüklüğünü kontrol etmek için; elle veya taş atarak meydana gelen hareket karşı tarafa iletilmezse bu su çoktur, onunla taharet yapılır. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Deniz suyu temizdir ve ölüsü helâldir."
Bütün bunlardan anlaşılması gereken yine şudur ki; kendisinde üretim yapılan tanklar, bir göle, bir denize veya bir akarsuya benzetilemez. Burada bir benzetme yapılacaksa, her ne kadar aynı değilse de, en yakın olarak, ancak kuyulara benzetilebilir idi ama ne var ki yukarıda ki açıklamadan da anlaşılacağı üzere kuyular bazında değerlendirilse bile böyle bir kıyas yine batıldır. Ayrıca sularda olan temizlikteki esas “zaruret”tir. İçine necaset düşse bile bazı sular, ihtiyaç ve zaruretten dolayı kolaylık esası üzere kıyasa ters bir şekilde temiz sayılmıştır. Ancak ne var ki üzerinde konuşulan mesele “suların hükmü meselesi” olmayıp, mesele “alkol karışımı” olan gazlı bir içeceğin içilip içilmeyeceği meselesidir. Bu sebeple hem, kıyasa ters vaki olan bir hükme başka bir hüküm kıyas edilemez. Hem de, böyle bir ihtiyaç ve zaruret, içinde alkol bulunan meşrubatları içme hususun da zaten yoktur.






Üçüncü Delil:
Kefir, boza, gazoz ve kolalarda, çoğunun içilmesi durumunda sarhoş etme özelliği ve etkisi yoktur. Bunlarda temiz olan su çok, içinde oluşan veya aromasını eritmek için kullanılan etil alkol azdır, ayrıca bunların içinde alkolün rengi, tadı ve kokusu yoktur. Yani içeceğin içindeki etil alkol, içeceğin içindeki temiz sudan daha azdır ve etil alkol özelliğini kaybetmektedir. Bunlara haram diyenler helal olan bir şeye haram demiş olurlar ki, bunun da büyük sorumluluğu vardır.
Sirkede, hamurda, yoğurtta, pek çok meyve ve sebzede de alkol vardır. Ancak bunların haram olduğunu söyleyen kimse olmamıştır.
Üçüncü Delile Cevap ve Reddiye:
Her 1 lt’de (raporda belirtildiği üzere) 0,20 gr-1,56 gr arsında değişen alkol azdır demek yanlıştır. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi durgun su az miktarda ise, bulaşan necaset tat, renk ve kokuda değişiklik yapmasa bile o su necis sayılır. Öyleyse 1 lt bir gazlı içecek, durgun bir sudan daha azdır ve dolayısıyla 1 lt bir içeceğe karışan necaset onun temiz olma özelliğini haliyle giderecektir. Suyun çok oluşu ise, necasetin diğer tarafa ulaşmaması esasına dayanmaktadır ve böyle bir durum içecekler için söz konusu değildir. O zaman 0,20 gr bir alkol 1 lt bir içeceği hayli hayli necis kılar.
Yukarıda ki delilde şöyle denilmektedir: “Az olan haram, belli miktarda çok olan helale katıldığında karışım haram olmaz. Meşrubatlara katılan haram alkol, katıldığı sudan daha azdır. Öyleyse su ile alkol karışımı haram değildir.” Bu batıl bir kıyastır. Çünkü bu hüküm, haram maddenin diğer helâl maddelere hükmen şâyi, yaygın olmaması kaydına bağlıdır, yani “haram madde helal unsura hükmen sirayet etmiyorsa, her tarafına yayılmıyorsa” takdirindedir. Mesela, bir adamın helal kazancı çok, haram kazancı az olsa, helal kısmı helal, haram kısmı da haram kalır. Manen pis olan haram mallar, temiz olan helal mallara hükmen karışmış olmaz. Böylece helal kısmını niyet ederek onun malından yemek caiz, helal olur. Şayet yukarıda iddia edildiği gibi olsaydı, yarım bardak şarabı bir damacana su ile karıştırdığımızda helal olması icap edecekti. Hâlbuki yarım bardak şarabı bir damacana suya kattığımızda necis olan şarap suyun her tarafına yayılacaktır. Yayıldığı için de ondan içmek veya onunla temizlik yapmak haram olacaktır. Görüldüğü üzere bu kıyas yanlıştır, çünkü illetler farklıdır. Maddî pislik ile manevî pislik hususu birbirine karıştırılmıştır.
Yukarıda ki delilde; bazı yiyeceklerde de alkolün bulunduğu zikredilmektedir. Bu ise yanlıştır. Çünkü sirke, boza, yoğurt ve birtakım sebze ve meyvelerde bulunan alkol, onlara sonradan ilave edilmiş olmayıp, muhtevalarında tabii, doğal olarak mevcuttur. Meyve ve sebzelerde tabii, doğal olarak bulunan alkol ile sonradan ilave edilen alkol arasında fark vardır. Zira sirkede, hamurda, bozada, yoğurtta, pek çok meyve ve sebzelerde tabii, doğal olarak bulunan alkol, daha farklı bir alkol çeşididir. Bu alkol (bazıları bu alkol çeşidine “ethanol”, bazıları ise yüksek oktanlı aromatik alkol demektedirler ki) tabii, doğal halindedir, bozulmamıştır ve sarhoş edici özelliği yoktur. “Etil alkol” ise tabii, doğal değildir, sarhoş edici özelliğe sahiptir. Uygun olmayan şartlarda bekletilen meyve ve sebze sularında zaman içinde, bozulma ve kokma neticesinde etil alkolleşme oluşumu başlamaktadır. Ayrıca kola, gazoz vs.nin muhtevasındaki alkol, sonradan ilave edilmekte ve asitli içeceklerle karışım sebebiyle özelliğini de kaybetmemektedir.
Yukarıda ki delilde şöyle denilmektedir: “Herhangi bir içecek, bir seferde içilebilecek en fazla miktarda içildiği halde sarhoş etmiyorsa haram değildir. Çok fazla miktarda gazoz, kola veya kefir içerek sarhoş olana rastlanmamıştır. Dolayısıyla bu içecekler, “çoğu sarhoş ettiği için azı da haram olan” içeceklerden değildir. Bunların içeriğindeki alkolün şu veya bu miktarda olması bir şeyi değiştirmez.”
Bu yanlış bir kıyastır. “Çoğu sarhoş etmeyenin azı ve çoğu haram değildir” kaidesindeki hüküm, “müstakil olduğu” haldedir. Yani sarhoş edici olan içecek yalnız başına karışımsız içildiği zaman bu kaide geçerlidir. Sarhoş eden nesne müstakil olarak yalnız başına çok miktarda alındığında sarhoş ediyorsa, bu nesnenin azıda çoğu da haramdır. Lakin bu nesne çok miktarda yalnız başına kullanıldığında sarhoş etmiyorsa helaldir. Öyle olmasaydı: “İçine yarım bardak rakı katılan bir damacana suyu içen sarhoş olmaz. Öyleyse, bu damacanadan içmek de haram değildir, helaldir” dememiz lâzım gelecekti. Meşrubatların içindeki 0,20 gram alkoller de ayrıştırılsa, sonra da bu alkoller toparlanıp içilse, insanı elbette sarhoş eder. O halde çoğu sarhoş eden bu alkollerin azı da haramdır.
Ayrıca eğer gazozdaki alkol miktarı, mevcuttan daha fazla artırıldığı zaman sarhoş edici özelliğe kavuşması söz konusu ise, mevcut durumda da haram olmalıdır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v): “Çoğu sarhoş eden (içkinin) azı da haramdır” buyurmuştur. Acaba hadiste geçen “çoğu sarhoş edici şey” ifadesinden maksat içecek mi, yoksa içeceğin içerdiği alkol mü? Eğer maksat, içeceklerdir der isek; gazoz vb. içeceklerin haram olduklarını söyleyemeyiz. Yani “bu içeceklerin çok miktarı sarhoş etmediği için azı da helaldir” dememiz gerekir. Eğer maksat, içerdikleri alkoldür der isek; bu içeceklerin haram olduğunu söylemek zorundayız Çünkü yukarıda da açıklandığı üzere hadisi şerifte geçen sarhoş edici madde den maksat, sarhoş edici maddenin tek başına çok miktarda kullanılması ile ilgilidir. Sarhoş eden nesne müstakil olarak yalnız başına çok miktarda alındığında sarhoş ediyorsa, o halde “bu nesnenin azıda çoğu da haramdır” demek zorundayız. İçinde 0,20 gr oranında alkol bulunan içecek de, ne kadar alınırsa alınsın sarhoş edici değildir; ancak içindeki alkolün oranı artırıldığında sarhoş edicilik özelliğinin ortaya çıkacağında şüphe yoktur.






Dördüncü Delil:
Bir şarabın içine tuz atılır ve sirke haline gelirse haramken helal olur. Gazoz gibi içeceklerde de alkol değişir, sirke olur. Öyleyse gazozlar içine atılan alkol haramlıktan çıkar, helal olur.
Dördüncü Delile Cevap ve Reddiye:
Bu kıyas batıldır. Çünkü şarabın, belli usullerle sirke olması mümkün ise de, diğer alkollerde bu geçerli değildir. Zira sirke, üzüm ve benzeri meyve sularından olur. Kaldı ki gazlı içeceklerin içine konulan alkol bir değişime uğramayıp, özelliğini yitirmeyip muhafaza etmektedir. Bu, analiz ile sabit olmuştur. Özelliğini kaybetmediği için de gazlı içeceklerin içindeki bu alkolün hükmü aslı üzeredir, yani haramdır.

Son olarak bir de şu konulara değinmek istiyoruz. Gazlı içeceklerin satın alınması ve içilmesi konusuna; “sağlığa tesiri” ile müslümanların aleyhinde çalışan firmalara ait malların satın alınarak servetlerin, müslümanların düşmanlarına akması açısından da bakmak gerekir ki, acaba bu ne kadar caizdir!?
Kanserojen maddeler içeren içecek ve yiyecekleri bile bile tüketmek acaba ne kadar caizdir? Emanet olan bedeni, istediğimiz gibi kullanıp yıpratmaya veya helak etmeye acaba ne kadar hakkımız vardır? Günümüzde yiyecek ve içeceklerimizin içindeki katkı maddelerinin neler olduğunu ve bu maddelerin dinen hükmünü, kalıtsal veya ölümcül hastalıklara yol açıp açmadığını öğrenmek zor değildir. Her müslüman için bu iki husus v.b. hususlarda ki bilgileri araştırmak veya bir bilenden sorup öğrenmek dinen elzemdir.
Ayrıca, bir yiyecek ve içeceğin hükmü, aksi ispatlanmadıkça aslı üzeredir. Daha evvel yiyip içtiğimiz bir şeyin içine haram bir madde karışığını bugün öğrenmiş isek, geçmişte o yiyecek veya içeceği yiyip içmemiz bize bir delil teşekkül etmez ve dinen sadece tevbe istiğfar etmemiz gerekir. Sorumluluk, o yiyecek veya içeceğin hükmü kişiye ayan olduğu andan itibaren başlayacaktır. Bize düşen ise, belirttiğimiz gibi, hayatımızda ki haram ve helalleri araştırmak veya ehline sormaktır. Hayatımızın herhangi bir alanında karşımıza çıkan yeme, içme, alım, satım, muamelat ve diğer şeylerle ile ilgili meselelerde takınacağımız tavır, o fiilin haram veya helal olup olmadığını araştırmaktır.
Bazen bir meselenin hükmü hakkında, ehil olan âlimler ihtilaf edip ayrı ayrı hükümler verebilirler. Hem böyle bir durumda hem de haram veya helalliği hakkında şüpheye düştüğümüz şeylerde dinen yapmamız gereken, onlardan kaçınmak ve terk etmektir, zira Rasûlullah (s.a.v.) bize böyle emretmişlerdir.




SONUÇ
1- Yukarıda adı geçen on çeşit gazlı içecekte değişik oranlarda alkol olduğu yapılan analiz ile sabit olmuştur.
2- Asitli içeceklerin içindeki bu alkol, içeceklerin doğasında olmayıp sonradan ilave edilmiştir.
3- Bu içeceklerin içine sonradan ilave edilen alkol, şer’an haram olan alkol nevindendir. Bu alkolün azı da çoğu da haramdır.
4- İçeceklerin içindeki bu alkol, şer’an belirtilen ölçülerden küçük su veya sıvıların içine girdiği vakit o su veya sıvıyı necis ve haram kılar. Haram olan alkolün ne kadar bir miktarda ki sıvıyı necis kılıp kılmadığı ise yukarıda açıklanmıştır.
5- İçinde tat ve koku verici esans kullanılan bütün içeceklerden uzak durulmalıdır. Tat ve koku verici esanslar suda direk çözülmediği için, bunların suda çözülmesini sağlayacak bir ara çözücü lazımdır. Ara çözücü olarak ise ucuzluğu ve maliyetinin düşüklüğünden dolayı alkol kullanılmaktadır. Etil alkolün gördüğü ara çözücülük vazifesini başka helal maddeler de yapabilmekte, ancak maliyeti yükselttiğinden dolayı kullanılmamaktadır. Bu durum analizle sabit olmuştur.
6- İçeceklerin içine konulan alkol, bu içeceklerin içinde herhangi bir kimyevi değişime uğramayarak, alkol olma özelliğini yitirmeyip koruduğu, analizlerle tespit edilmiştir.
7- Gazlı içecekler meselesi “suların hükmü meselesi” bazında değerlendirilemez. Büyük su, göl, deniz ve akarsuya kıyas edilmesi batıldır. Üzerinde konuşulan asıl mesele “alkol karışımı” olan gazlı bir içeceğin içilip içilmeyeceği meselesidir. İçine necaset karışan sıvının meşrubat olarak kullanılması ile abdest ve gusülde kullanılması arasında ki fark açıktır.
8- “Çoğu sarhoş etmeyenin azı ve çoğu haram değildir” kaidesindeki hüküm, “müstakil olduğu” haldedir. Yani sarhoş edici olan içecek yalnız başına karışımsız içildiği zaman bu kaide geçerlidir. Sarhoş eden nesne müstakil olarak yalnız başına çok miktarda alındığında sarhoş ediyorsa, bu nesnenin azıda çoğu da haramdır.
9- “Az olan haram, belli miktarda çok olan helale katıldığında karışım haram olmaz” hükmü, haram maddenin diğer helâl maddelere hükmen şâyi, yaygın olmaması kaydına bağlıdır, yani “haram madde helal unsura hükmen sirayet etmiyorsa, her tarafına yayılmıyorsa” takdirindedir.
10- Sularda olan temizlikteki esas “zaruret”tir. İçine necaset düşse bile bazı sular, ihtiyaç ve zaruretten dolayı kolaylık esası üzere kıyasa ters bir şekilde temiz sayılmıştır. Bu sebeple, kıyasa ters vaki olan bir hükme başka bir hüküm kıyas edilemez. Ayrıca, böyle bir ihtiyaç ve zaruret, içinde alkol bulunan meşrubatları içme hususun da zaten yoktur.



Fıkıh Soruları Ana Sayfası
Ziyaretçi Sayacı | Bugün : 159 Toplam : 1971901                   Moderatör : Erol ŞEN |