Bugüne ait herhangi bir kay?t bulunamad?.

Fıkıh Köşesi | Soru ve Cevap Detayı

Tarih   : 19.03.2009 21:32:18
Yazan  : mesut
Soru No : 249

Soru   : haram, helal ne demektir? şüphe, ne demektir? şüphenin kaynakları nelerdir? haram mal ile helal mal birbirine karışmış ise ne yapılır, karışma oranları önemli midir? zamanımızdaki haram ve helal mallar birbirine karışmış olup nasıl davranılır? bir pazarda çalıntı vb. haram mallar olduğu bilinirse ne yapılır? bir şey için hem haram hem de helal hükmü verenler varsa ne yapmalıyız? zamanımızda ortaya çıkıp hükmünde ihtilaf edilen meselelerde nasıl hareket etmeliyiz? bir kişinin malına haram karışmış ise onun yemeği yenir mi? bir caddede veya ilde vakıf olan veya gasp edilmiş gayrimenkul varsa ve hangisi olduğu bilinmiyorsa, oradan gayrimenkul satın almak caiz midir? “ müftüler fetva verse de kalbine danış!” hadisini nasıl anlamalıyız?

Cevap Tarihi : 05.04.2007
Cevap :
Şüpheli şeylerden kaçınmaya verâ, şüphelilerden kaçınan kişiye de verâ sahibi, takva sahibi veya zahit denir. Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmayı emreden ve bunun takvanın bir gereği olduğuna işaret eden birçok hadîs-i şerif vardır. Bunlardan bazısı şunlardır:

• Ebû Zerr (r.a)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v);
"Ben bir kelime –râvi Osman dedi ki: "bir âyet"- biliyorum. Eğer insanların hepsi onu tutsaydılar hepsine kâfi getirdi." buyurdular. Ashâb:

"Ey Allah'ın Rasûlü, bu hangi âyettir?" deyince Rasûlullah (s.a.v):

"Ve kim Allah'tan korkarsa, Allah o kimseye (darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder." (et-Talâk, 65/2) âyetini okudu. (İbn-i Mâce, 4220)

• Ebû Hureyre (r.a)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki:

"Ey Ebû Hureyre, verâ sahibi ol (harama düşme şüphesi olan şeylerden de kaçın) ki insanların Allah'a en iyi kulluk edeni olasın." (İbn-i Mâce, 4217)

• Ebû Zerr (r.a)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki:

"Sakınmak gibi verâ yoktur." (İbn-i Mâce, 4218)

• Numân b. Beşîr (r.a) dedi ki: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Helal apaçıktır. Haram da bellidir. İkisi arasında (haram mı, helal mi olduğu bilinemeyen) birtakım şüpheli şeyler vardır ki, insanların birçoğu onları bilmezler. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa, ırzını ve dinini korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere girerse, harama dalmış olur. Bu, (içerisine girilmesi yasak olan) koru etrafında sürüsünü otlatan çoban gibidir, her an sürüsünü yasak bölgeye girdirip otlatabilir. Dikkat ediniz, her padişahın bir korusu vardır. Biliniz ki, Allah’ın korusu da haramlarıdır.” (Buhârî; Müslim)

• Hasan b. Ali (r.a) dedi ki: Rasûlullah (s.a.v)’den;
“Helal veya haram olması hususunda seni şüpheye düşüren şeyi bırak, düşürmeyene bak!” buyurduğunu işitip öğrendim. (Tirmizî; Nesâî)

• Eskâ oğlu Vâsile’den rivayetle Rasûlullah (s.a.v)’e: “Zahit kimdir?” diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v):
“Şüpheli şeylerde durandır.” buyurdu. (Taberânî)

• Urve oğlu Atıyye es-Sa’di (r.a)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kul, mahzurlu şeylere düşmek korkusuyla mahzurlu olmayan şeyleri terk etmedikçe muttakilerden olamaz.” (Tirmizî; İbn-i Mâce)

• Abdullah b. Ömer (r.anhümâ)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“İçerisinde bir dirhemi haram olduğu halde, on dirheme bir elbise alan kimsenin, o elbise ile kıldığı namaz ve tuttuğu orucu Allah kabul etmez.” Sonra hadisi rivayet eden İbn-i Ömer (r.a) parmaklarını kulaklarına tıkayarak: “Ben bunu Rasûl-i Ekrem’den duymadımsa, kulağım sağır olsun!” dedi. (Ahmed b. Hanbel; Beyhakî, Şuabü’l-îman)

Haram, helal ne demektir?

Mutlak helal; zatında ve kazancında, yani hem kendisi, hem de ondan elde edilen gelirde, haram veya kerahetini gerektirecek şeylerden tamamıyla arınmış olan mallardır.
Mutlak haram; haramlık vasfında asla şüphe olmayan şeylerdir. Şarap, faiz, kumar vb. buna örnek gösterebiliriz.

Şüphe, ne demektir

Şüphe:

Şüphe, şekten doğar. Şek ise; karşılıklı ve denk olan iki sebebin doğurduğu iki itikattan meydana gelir. İki tarafı eşit olmayan şeylerde şüphe olmaz. Meselâ; bir kimseye, “on sene evvel kıldığın öğle namazını üç mü kıldın, dört mü kıldın?” diye sorsalar kesin bir cevap veremez. “Üç de olabilir, dört de!” der. Bu bir şek değil, bir vehimdir, vehimler ile de amel edilmez. Çünkü namazı üç olarak kılmış olabileceğini kabul etmesi için bir sebep yoktur.

Ama şu an namaz kılıp da üç mü kıldım, dört mü kıldım, diye şüpheye düşenler ise namazlarını dörde tamamlarlar. Çünkü üç rekâtın kılındığından şüphe yoktur. Kılınıp kılınmadığı şüpheli olan rekât dördüncü rekâttır, şüpheli olduğu için de kılınmamış sayılır.

Şüphenin kaynakları nelerdir?

Şüphenin Kaynakları

Şüphenin muhtelif sebep ve kaynağı vardır:
1- Helal ve haramın sebeplerinde şek etmek ve hükmü:

Helal ve haramın sebeplerinde şek etmeyi misallendirerek açıklayabiliriz:

a) Bir kişinin abdestsiz olduğunu bilip daha sonra abdest alıp almadığında şüphe etmesi.

Bu durumda kişi abdest alır. Çünkü “yakîn, şek ile zeval bulmaz.” Yani kesin olarak bildiği abdestsizlik hali, alıp almadığı kesin olmayan abdestle gitmemiştir.

b) Evli olan iki kişinin, yanlarından bir kuş uçarken birinin; “Bu uçan kuş karga değilse hanımım boş olsun!”, diğerinin de; “Bu uçan kuş kargaysa hanımım boş olsun!” demeleri.

Bu durumda hiç birinin ailesi boş olmaz. Çünkü kuş uçup gitmiş ve ne olduğu kesin olarak bilinememiştir.

c) Avcının yaraladığı avı kaybedip sonra ölü olarak bulup avın düşmek veya bilinemeyen başka bir sebep ile ölme ihtimalinin olması.

Bu durumda ölümüne sebep olacak başka bir yarası yoksa av helal olur. “Zira yakîn, şek ile zail olmaz.”

d) Bir kişinin; “Ahmet kendi başına bir av avlayabilirse, karım boş olsun!” deyip, Ahmet’in de bir avı yaralayıp, av gözden kaybolduktan sonra ölü olarak bulunması.
Bu durumda adama karısı haram olur. Çünkü görünen delil Ahmet’in kendi başına onu öldürmüş olmasıdır.

Haram mal ile helal mal birbirine karışmış ise ne yapılır, karışma oranları önemli midir?

2- Karışıklıktan doğan şüphe ve hükmü:

a) Murdar olan bir koyunun, on koyun içine karışarak hangisinin murdar olduğunun bilinmemesi veya bir kişinin sütannesinin on kadının arasına karışarak hangisi olduğunun bilinmemesi.

Bu durumda koyunlardan hiç birini yemek caiz olmadığı gibi kadınlardan hiç biri ile evlenmek de caiz olmaz. Çünkü burada belirli sayılarda helal ile belirli sayılarda haramın birbirine karışması vardır.

b) Bir kimsenin on tane sütannesi olsa ve bir şehrin kadınları arasına karışsa, bu kimsenin o şehrin kadınlarından herhangi biriyle evlenmesi caizdir. Burada illet helalin sayısının çok olması ve ihtiyaçtır. Böyle birine evlenme kapılarını kapatmak mümkün değildir.


Rasûlullah (s.a.v) zamanında bir kalkan ve bir aba çalınmıştı, buna rağmen kimse bu cins malları alıp satmaktan geri durmamıştı.

Zamanımızdaki haram ve helal mallar birbirine karışmış olup nasıl davranılır?

Sayısız haramlar sayısız helallere karıştığı zaman -ki bu zamanımızda durum böyledir- bunlardan haram ve helal olma ihtimalini taşıyan herhangi birini almak caizdir, haram değildir. Ancak haram olmasına delalet edecek bir delil bulunursa o zaman almak haram olur.

3- Malı helal kılacak sebebe günahın karışmış olması ve hükmü:

Bu duruma misal olarak şunlar zikredilebilir:

a) Cuma ezanı okunurken alış-veriş yapmak.

b) Gasp edilen bıçakla hayvan kesmek.

c) Başkasının alış-verişine karışıp fiyat artırmak.
Bu misallerde mala günah karışmış olup malın tümünde şüphe uyandırmaktadır. Bu gibi şeyler, yani Cuma ezanı okunurken alış-veriş yapmak vb. fıkhî yönden alış-verişin sıhhatine mani değildir. Ancak bunlardan kaçınmak vaciptir. Zira örneğini verdiğimiz amellerin hükmü tahrîmen mekruhtur.

d) Haksız olarak alınan otu koyununa yedirmek veya koyunlarını kendisine haram olan yerden otlatmak ki bu caiz değildir.

Abdullah b. Ömer ve Übeydullah b. Ömer (r.anhumâ) bir deve satın aldılar. Babaları Hz. Ömer (r.a)’ın sadaka develeri için ayırdığı korulukta kendi develerini otlattılar.

Hz. Ömer:

“Devenizi koruya gönderdiniz ve orada yayıldı mı?” diye sorunca, onlar:

“Gönderdik!” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), otlattıkları develerini onlarla yarı yarıya bölüştü. Böylelikle otlatılan otun değerini almış oldu.

e) “Şu koyunu haram yiyen adam gütmüştür” diyerek koyundan yememek veya kendisine zina isnat edilen birinin taşıyıp eliyle getirdiği helal yemeği yememek ise vesvesedir, vesvese ile de amel edilmez.

f) Aldığı malı yedikten sonra haram paradan borcunu ödese ve alacaklı da bu parayı helal zannetse, bu borç hiç ödenmemiş gibidir. Hiç ödememiş gibi olunca başkasının malını parasını ödemeden zimmetine geçirmiş olur. Başkasının malını zimmete geçirmek de haramdır. Ama yukarıdaki durumda yani müşterinin borcunu haram olan paradan ödemesi durumunda yemiş olduğu mal haram değildir, mekruhtur.

Müşteri borcunu haram paradan öder, alacaklı da haram olduğunu bilerek kabul ederse, müşteriden borç düşer; ancak geriye ödediği haram parayı zimmetinden temizlemek kalır.

Haram parası olan kimse bu parayı nereye harcar?

Rasûlullah (s.a.v) kan alıcının (hacamat işini yapan kişinin) parasını defalarca hediye olarak yemekten geri durdu, yemedi. Hacamat yapan kişi bu parayı fakire ve yetime sadaka olarak vermek istedi, Rasûlullah (s.a.v) müsaade etmedi ve; “Devene yedir, onun midesine gitsin!” buyurdu. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.v) kan alıcıya kan aldırdığı zaman ücret vermiştir. Bununla birlikte onun parasını yemekten geri durmuştur. Çünkü kan almaktaki ücret asılda haram olup, zaruretten dolayı helal kılınmıştır. Bu da şüphe meydana getirmiş olduğu için, şüpheliyi sadaka olarak almamıştır. Çünkü şüpheliyi tasadduk etmek mekruhtur.

Kredi kartlarına verilen puanlar, elinde faiz parası bulunanlar, kişinin elinde olmadan verilen nemalar (faizler)ın harcamasında yukarıdaki rivayet örnek teşkil etmektedir. Zamanımızda bu tür paralar, tuvaletlerin ihtiyaçları ve yapımında, şayet kişi çok fakir ve bu paraya muhtaç ise sadece evinin, işyerinin veya arabasının yakıt ihtiyacı gibi yanıp gidecek yerlerde kullanılmalıdır. Bu para sadaka olarak verilmemeli, giyecek, gıda, temizlik vs. şeylerin alımında kullanılmamalıdır.

Bir şey için hem haram hem de helal hükmü verenler varsa ne yapmalıyız? Zamanımızda ortaya çıkıp hükmünde ihtilaf edilen meselelerde nasıl hareket etmeliyiz?

4- Delillerdeki ihtilaftan kaynaklanan şüphe ve hükmü:
Güvenilir olup olmama yönünde eşit olan ehil iki kişinin bir madde hakkında ihtilaf edip, birinin haram, diğerinin de helal demesi ve bir tarafı diğerine tercih edecek sebebin bulunmaması.

Bu durumda tevakkuf etmek, yani durmak vacip olur. Şayet iki hükümden birini diğerine tercihe bir sebep bulunursa (yani helal olmasını veya haram olmasını gerektirecek bir durum mevcut ise, haram veya helal olduğu yönünde) tercih yapılır. Burada delil; o şeyin haram veya helal olduğunu bilmek içindir.
Fakat ister her iki taraf eşit olsun, ister helal diyen görüşü tercih etmeyi gerektiren bir sebep bulunsun, her halükarda ve durumda takva ve verâ, bunlardan kaçınmaktır ve kaçınmayı gerektirir. Böyle davranan bir kişi, dinini ve ırzını korumuş olacaktır. Takva, verâ ve zühd ehlinden olmaya gayret edenlerin ise, bu makamlara, şüpheli şeylerden uzak durmadıkları müddetçe ulaşamayacakları hadislerde açıklanmıştır.
Zamanımızdaki ev, araba kredileri vb. muamelelerde, helal veya haram olduğu hususunda ihtilaf edilen yiyecek-içeceklerde ve zamanımızda ortaya çıkan ve caizliği hakkında değişik görüşler bulunan meselelerde yukarıdaki ölçüye göre hareket edilir. Yani verâ ve takva her halükarda bunlardan kaçınmaktır. Fakat helal olduğunu söyleyen taraf hem çoğunlukta ve hem de daha güvenilir ise o vakit o görüşle amel etmede bir beis yoktur. Ama her halükarda ve durumda takva ve verâ, bunlardan kaçınmaktır

Haram veya helal olması hususunda ihtilaf edilen şeyler, hayatımızın “olmazsa olmaz”ları değildir. Bunu dikkate almak lazımdır. Helal dairesi, yasaklardan daha geniş olup, insanoğlunun her ihtiyacına cevap vermeye kâfidir. Aksini düşündüğümüz halde bu, dinin noksanlığı ve her zaman ve mekâna hitap edemediği manasına gelir ki bu batıl bir iddiadır.

Amacımız, dinimizi en güzel şekilde yaşamak olduğundan, gayretlerimiz de bu yönde olmalıdır. Hayat tarzımızı dine uydurmak zorunda olduğumuzu, dinin birtakım reformlarla hayat tarzına uydurulamaz olduğunu bilmeliyiz.

Malın helalden mi haramdan mı olduğunu araştırmanın hükmü nedir?

5- Mal sahibinden kaynaklanan şüphe:

a) Hiç tanımadığı bir adam olup salahına veya fesadına delalet edecek herhangi bir delilin bulunmaması.
Bu gibi insanlara ve mallarına şüpheli diyemeyiz. Çünkü şüphe, karşılıklı iki sebebi bulunan iki inançtan ibarettir. Rasûlullah (s.a.v) davetlere icabet eder ve verilen ziyafetin sadaka olup olmadığını sormazdı; çünkü genelde ziyafetler sadaka değil, hediye olarak verilirdi.

Sahâbe-i Kirâm’ın, yolculuk ve muharebelerde köylere uğrayıp köylünün yemeğini yemeleri, gittikleri memleketlerin çarşı ve pazarlarında alış-veriş yapmaları da ayrıca bunun delilidir.

b) Mal sahibinin iç yüzünü bilmek.

Mesela: Adil ve sâlih insan olarak bildiği bir kişinin malının, haram mı helal mi olduğunu sorması ne vacip ne de caiz değildir yani malının haram mı helal mi olduğunu sâlih kişiye sormaz.

Çünkü sâlih kimselerin yemeğini yemek Peygamberler ve velilerin âdetidir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v); “Yalnız muttakilerin yemeğini ye, yemeğini yalnız muttakiler yesin.” buyurmuştur. (Tirmizi; Ebû Dâvûd)
Aynı şekilde yemeği yenecek veya malından sadaka alınacak kimsenin şarkıcı, faizci vb. olduğunu bilirse, başka bir delil aramaya gerek kalmadan adamın malından sormak vacip olur.

Bir pazarda çalıntı vb. haram mallar olduğu bilinirse ne yapılır?

6- Maldaki sebeplerden kaynaklanan şüphe:
Gasp, yağma, hırsızlık gibi gayr-ı meşru yollarla elde edilmiş yiyecek maddeleri pazara götürülüp satılırsa, satın alan kişiler, satıcıların satmakta oldukları malın çoğunun haram olduğunu bilirlerse, malın helalini seçmek için sormaları vacip olur. Malın çoğu haram olmazsa soruşturmak verâdandır.
Hz. Ömer (r.a) Azerbaycan’daki Müslümanlara yazdığı bir mektupta:

“Orada ölü hayvanları da boğazlar ve derilerini kullanırlar. Şer’î şekilde kesilenler ile murdar olarak ölenleri ayırın.” diyerek soruşturmayı emretmiştir.
İbn-i Mes’ûd (r.a) da; “Siz bir memlekettesiniz ki, kasapların çoğu Mecûsî’dir. Temiz kesilenlerle pis kesilenleri ayırmaya dikkat edin!” demekle soruşturmayı tahsis etmiştir.

Rasûlullah (s.a.v)’in, getirilen yiyeceğe “Sadaka mı, hediyemi mi?” diye sorması, Hz. Ebû Bekir’in kendisine süt getiren köleye -kölenin normalde bir malı olmadığı için- bu sütü nereden bulduğunu sorması, Hz. Ömer’in sütün tadını değişik bulduğu için getirilen sütten sorması, hep şüphe mevkiindendir.


Bir kişinin malına haram karışmış ise onun yemeği yenir mi?

Gasp veya yağma yollu aldığı malı dükkânına katıp satan, faiz işine karışmak suretiyle helal malına haram karıştıran vb. kişiler.

Bu gibilerin servetine bakılır; eğer çoğu haram ise, böyle şahısların servetinden yemek caiz olmaz. Verdiği hediye ve sadakalarda inceleme yapılır; helal olan malından vermiş ise kabul edilir, haramdan verdiği anlaşılırsa terk edilir.

Şayet servetinin azı haram ve verdiğinin helal veya haram olduğu şüpheli olursa bakılır; adamın malı az olur ve haram kısmının halen bu servet içerisinde olduğu kat’i olarak bilinirse, o maldan helal ile haram birbirinden ayırt edilmeden yemek haram olur.

Adamın serveti çok olur da karışan haramın aradan çıkmış olma ihtimali de mevcut olursa o vakit bu maldan yemek her ne kadar caiz olsa da, bu malı almak veya yemek verâ’dan uzaklaşmak demektir.


Bir caddede veya ilde vakıf olan veya gasp edilmiş gayrimenkul varsa ve hangisi olduğu bilinmiyorsa, oradan gayrimenkul satın almak caiz midir?

Bir memlekette gasp edilmiş veya vakıf olan evlerin ve işyerlerinin bulunduğunu, fakat bunların sayılamayacak kadar çok evlerin ve işyerlerinin arasına karıştığını bildiği zaman, oradan ev veya işyeri satın alması caiz olmakla beraber, soruşturması verâdandır.

Şayet bu bir sokakta on evden bir tanesinin böyle olduğu biliniyorsa o vakit hiçbirini almak caiz olmaz, ancak araştırıp helal olanı bulmak gerekir.

Sorup soruşturmanın gerekli olduğu yerlerde sözüne güvenilemeyeceği için mal sahibine sorulmayıp, yabancı kimselere, hizmetlisine, işçisine vb. kişilere sorulur.
Şüphelerin tamamını saymak insan gücünün üstündedir. Bir şeyde birçok şüphe toplanırsa onun hakkındaki hüküm daha da ağır olur.

“Müftüler fetva verse de kalbine danış!” hadisini nasıl anlamalıyız?

Rasûlullah (s.a.v)’in, “Sana fetva verseler de kalbine danış!” sözünden murat; müftünün “caizdir, mubahtır” dediği hususlarda kalbine danış demektir. Yoksa müftünün haram dediği şeylerden kaçınmak zaten farzdır.

Aynı zamanda her kalbe de emniyet edilmez. Öyle vesveseli kalpler vardır ki, her şeyden kaçınır; öyle de müsamahalı kalpler vardır ki, her şeyde mutmain olur, huzur bulur. Bu iki kalbe de itibar yoktur. İtibar; meselenin inceliklerine murakabeye muvaffak olmuş mü’minin kalbinedir. Bu da kalpler içerisinde ender bulunan bir kalptir.

Fetva isteyen kimsenin mezheplerden en genişini, en kolayını ve en çok lehinde olanını araması caiz değildir. Ancak bu hükümden, şeriatta zaruret olarak addedilen durumlar hariçtir.

Son olarak şu rivayeti aktarmak istiyoruz: Bir kısım cemaat, ibadetlerin en ağırının hangisi olduğu hakkında konuşmuşlar ve verâ olduğuna karar vermişlerdi. Basra âbidlerinden Hasan b. Ebû Sinan onlara; “Benim için verâdan daha kolay bir şey yoktur. Çünkü beni düşündüren her şeyi terk ederim.” dedi.

Faydalanılan Eserler:
İhyâ Ulûmi’d-dîn, c.2, s.255-318.
________________________________________



Fıkıh Soruları Ana Sayfası
Ziyaretçi Sayacı | Bugün : 268 Toplam : 1922553                   Moderatör : Erol ŞEN |