Bugüne ait herhangi bir kay?t bulunamad?.

Bu Yazı'nın Yazarı : İsmail KOCABIYIK
Bu Yazar'a ait Diğer Yazılar :
Bu Yazının Kategorisi :  Rehber - SonSayi
Bu Yazının Okunma Sayısı :  924
Bu Yazının Tarihi :  10.10.2015
Güncel Haber RAMAZAN-I ŞERİF;RAMAZAN AYININ TOPLUMDAN BEKLENTİLERİ


Bu makalemizde Ramazan ayının Müslüman toplumundan beklentilerini ve toplumsal yapı olarak bu mübarek aya karşı hak ve hukukları izah etmeye gayret edeceğiz.

Bu öyle bir mübarek aydır ki Allah Teâlâ başka hiçbir ayın ismini Kur’ân da zikrederek Müslümanların dillerinde sonsuzlaştırmamıştır.

Ramazan ayı bir elçi niteliğinde yeniden ülkemize ve toplumumuza misafir olarak geldi elhamdülillah! Evet o, bütün noksanlardan münezzeh olan âlemlerin Rabbi katından bizlere gelen elçi ve misafirdir. Güzel ahlak ve izzet sahibi kimselerin, misafirlerine izzetlerine uygun bir şekilde ikramda bulunması şanındandır ki bu bilinen bir gerçektir. Eğer misafir olan bir insana ikramlarda böyle cömert davranılıyorsa, Allah (c.c.) katından gelen misafire acaba nasıl ikramlarda bulunmak gerek?

Bize bir misafir gibi gelen mübarek Ramazan ayının tüm bireyler üzerindeki oruç tutma, Kadir gecesini ihya etme, çokça zikir ve Kur’an tilavetinde bulunma ve Allah’ın haram kıldığı şeylerden kaçınma gibi herkes tarafından bilinmesi gereken ve fıkıh kitaplarından öğrenilebilecek haklarından bahsetmek istemiyorum. Burada üzerinde durmak istediğim, bu mübarek ayın toplum üzerindeki haklarıdır ve beklentileridir.

Peki, ‘toplum’dan kasıt nedir? Toplumdan kast edilen çarşı-pazarları, sokakları, meydanları, dükkânları, otelleri, TV programları, devlet daireleri ve bu çerçevenin içine dâhil olan her şeydir. Fertler üzerine Ramazan ayında oruç tutmak nasıl gerekli ise toplumun da aynı şekilde bu ayda üzerine düşeni yaparak oruç tutması gereklidir. Toplumu bir insan gibi ele alırsak, bu yapının da insan gibi şeriatın mükellef kıldığı vecibeleri yerine getirmesi gerekir. Ancak bu oruç tutma, toplumla fertler arasında farklılık gösterir. İşte bizim de net bir şekilde üzerinde durmak istediğimiz konu, toplumun orucudur. Bireyin oruç tutmasını biliyoruz. Allah Teâlâ bütün fertlere tek tek orucu farz kılmıştır. Peki, toplumun bu şerefli ayda oruçlu olması nasıl olacak?

Toplumsal yapıyı bir insan gibi addettiğimizde, mübarek Ramazan ayında oruçlu olmasının manası, çarşı-pazara uğranıldığında ne kadar sağına soluna bakılırsa bakılsın bu ayın kutsiyetine zıt olan hiçbir şey bulunmamasıdır. Bu ayda; açık lokantaların, dükkânların ve caddelerin etrafına göz atıldığı zaman bu aya meydan okuyacak ve ruhuna aykırı düşecek şeylerin olmamasıdır. Resmî dairelere girildiğinde çay ve kahve bardaklarının, yemek tabaklarının, haram bakışların ve daha nice olumsuzlukların bulunmamasıdır.

Ramazan ayı lisan-ı hâl ile bizlere şöyle sesleniyor: ”Ben sizlere Rabbim’in katından gelen bir elçiyim. Sizlere değerleri ölçülemeyen hediyeler getirdim. İçerimde hayırların bol olduğu Kadir gecesi, oruç ve daha nice nimetler var. Rabbimin şiârlarına saygı gösterir, beni ihya ederseniz, rahmet ve mağfirete gark olursunuz. Rabbimin çetin azabı gelmeden kendinize gelmeniz, çekidüzen vermeniz için bir uyarıcı olarak geldim ey Allah’ın kulları.”

Maalesef bugün çarşı pazarda kısa bir gezinti yapıldığında kabadayı gibi, korkusuzca, alenen, içerisinde hiçbir burukluk hissetmeden ve bu mübarek ayın kutsiyetine saygı göstermeksizin sigara içenler, yemek yiyenler, çay içenler var toplumumuzda. Bunu yapmak demek, Allah katında değeri büyük olan bu mübarek ayın kutsallığını paramparça etmek ve yok saymak demektir. Nitekim Rabbimiz (c.c.), bunu âyet-i kerimesinde açıklayarak bizleri bu konuda bir anlamda uyarıyor:

“Bu (böyle)dir! Kim Allah’ın şeâirine (ibadet için koyduğu dinin alâmetlerine, nişanelerine) hürmet ederse, şüphesiz bu, kalplerin takvasından (Allah’tan korkup bunlara saygısızlıktan sakınmasından)dır.”

Aynı şekilde Rasûl-i Kibriya efendimiz (s.a.v.), Ramazan ayının kutsiyetini, Sahabe efendilerimize irat etmiş olduğu ve onların şahsında da bütün nesillere iletmiş olduğu hutbesinde şöyle ifade etmiştir:

“Ey insanlar! Sizi büyük bir ay, mübarek bir ay, içerisinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunan bir ay gölgeledi. Allah o (ayın) orucunu farz, gece ibadetini nafile kıldı. Her kim o (ayda) hayırdan bir hasletle (Allah’a) yakın olmaya (çalışırsa), diğer (aylarda) farz işleyen kimse gibi olur. Her kim o (ayda) bir farz işlerse, diğer (aylarda) yetmiş bin farz işleyen kimse gibi olur. O, sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. (O), yardımlaşma ayıdır, mü’minin rızkının arttığı bir aydır. Her kim (Ramazan’da) bir oruçluyu iftar ettirirse, bu (onun), günahlarının bağışlanmasına, cehennemden azat olmasına (sebep) olur ve (oruçlunun) sevabından hiçbir şey eksiltilmeksizin onun için sevap vardır…”

Bu mübarek ayın, Allah’a, Rasûlü’ne ve kitaplarına iman etmiş bir mü’minin üzerinde iki tane önemli hakkı vardır.

Bunlardan birincisi; gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçlu olarak geçirerek sadece Yaratan’ına hasretmektir. Yoksa aç kalmadan öteye geçmez. Bu hakkı da Kur’ân-ı Kerim bizlere şöyle beyan ediyor:

“Ey iman edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de) üzerinize farz kılındı; ta ki (günahlardan) sakınasınız.”

İkincisi ise; bu ayın nişanelerine saygı göstermek, hürmetini ve kutsiyetini zedeleyecek her ne olursa olsun şiddetle kaçınmaktır. Zaten bizim de makalemizde üzerinde durmak istediğimiz ve Müslüman toplumunu da derinden yaralayan konu tam da budur.

İslam’ın hassasiyetlerine ilk değer vermesi gereken mü’minler olması icap ederken, ne acıdır ki bu ayın kutsiyetine belki de en çok zarar yine bizler oluyoruz. Allah (c.c.) ve O’nun hak Peygamberi Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), toplumumuza misafir olarak gelen bu mübarek aya zahiren ve batınen önem göstermemiz gerektiğini beyan ederken çarşılarda, sokaklarda, lokantalarda insanlar bu uyarıları dikkate almadan ve görmezden gelerek yiyor-içiyor ve mü’mine uygun düşmeyen durum içerisinde bulunuyorlar. Ve işin en acı yönü de artık bu gibi durumlar toplumda normal olarak addediliyor. Mahşer gününün o dehşetli zamanında Cenâb-ı Allah: “Ey kulum! Ben sana; katımdan gönderdiğim Ramazan ayının orucunu tut. Ve bu ayın şanını koru, muhafaza et, diye ayetlerimde mesajlar vermedim mi?” dediği zaman nasıl yüzümüz olacak da cevap vereceğiz?

İşte toplum olarak, o gün gelip çatmadan bin aydan daha hayırlı olan Ramazan ayına zâhiri ve bâtini olarak tazim ve hürmet edersek hayra ulaşabiliriz. Müslüman kişi ahirete faydası olmayan meşguliyetleri, masiyetleri terk ederek, Allah ve Rasûlü’nun rızası doğrultusunda bir hayat yaşamalıdır. Bütün işin özü âlemlerin Rabbine hakkıyla kul olmaktan geçer. İnsanın ilk yapması gereken zatını ve özünü tanımasıdır. Allah Teâlâ’nın bizleri sadece kendisine kulluk yapmamız için yarattığını bilmelidir. Kulluk insanın fıtratına yerleştirilmiş bir sıfattır. Dünya hayatında tek bir vazifesi vardır; o da sahibine abd olmaktır. O zaman insan bir kul gibi davranarak Rabbine karşı isyan içerisinde olmayarak hemen itaate yönelmelidir.

Kişi, Rabbi ile kendi arasında bir masiyet işlese, tevbe ettiği müddetçe Allah Teâlâ hemen affeder. Fakat alenen işlenen masiyet, toplum içerisinde işlenen günahın tehlikesi ve cezası büyüktür. Azabı çetin olan Allah Teâlâ’nın gazabı sadece o günahı açıkça işleyenin üzerine inmekle kalmaz, içerisinde bulunduğu bütün ümmete iner Allah muhafaza!

Nitekim bir rivayette:

“Günah gizli kaldığı zaman sadece sahibine zarar verir. Ortaya çıkıp da değiştirilmezse (düzeltilmezse), topluma zarar verir.” buyruluyor.

Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde:

“Günahı açıktan işleyenler hariç ümmetimin hepsi (Allah tarafından) affolunmuştur. Muhakkak ki; kişinin geceleyin (günah) bir amel işlemesi, sonra Allah kendisini örtmüş olduğu hâlde sabaha ulaşıp da: 'Ey filan! Dün gece şöyle şöyle (günah işler) yaptım!' demesi deliliktendir. Hâlbuki Rabb'i onu örtmüş olduğu halde gecelemişti. (Fakat o), Allah'ın örtüsünü kendisinden açarak sabahlıyor.”

Böyle yapanlara iki ceza vardır. Zira bunlar, hem bu ayın kutsallığını hem de oruçluların hissiyatlarını paramparça etmiş, saygısızlık yapmıştır. Böyle bir davranışın içinde olmak, Müslümanların prensiplerine açıkça savaş açarak meydan okumak, sayılır. Göklerin ve yerin yegâne sahibinin emirlerini hiçe saymayı, Allah’ın şeriatını ve dinini hafife almayı ilan etmek demektir. İşte bu, büyüklenmenin ta kendisidir. Kur’ân-ı Kerim de böyle yapanları şöyle uyarmıştır:

“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri (de) âyetlerimden yakında uzaklaştıracağım. (Onlar) her mucizeyi görseler de (yine) ona iman etmezler. Hidayet yolunu görseler, onu yol edinmezler. (Fakat) azgınlığın yolunu görseler, onu yol edinirler. Bunun sebebi, şüphesiz onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmalarıdır.”

Bu Allah kelamıdır. Tevazu, insanı yukarılara çıkarırken, tekebbür ve büyüklenme ise onu yerin dibine batırmaktadır. Âyette bunlar hakkında şöyle buyrulur:

“Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.” Zulmetme; haddini bilmeme, hak, hukuk, sınır tanımama, küstahlıkta bulunma ve hakka karşı meydan okuma demektir.

Toplumsal düzen olarak bütün bireylerin üzerine düşen; çarşıları, pazarları, sokakları, meydanları beraber hareket ederek, Allah’ın gazabını indirecek hâl ve davranışlardan temizlemesidir. Aynı şekilde esnaflar, lokanta sahipleri bu ayın ruhuna ters düşen durumun içerisinde olmamalıdır ki bu zümrelere günah işleme kapısı açılmasın. Ne yazık ki lokanta sahibi gayet normal bir gün gibi işyerini açıyor, bireyler de aynı şekilde bu ayın ve oruçluların hissiyatlarına önem vermeksizin yemeklerini yiyorlar. Bir kul böyle yapmakla yukarıda zikredilen ayetin muhatabı olduğunun farkına varmalıdır. Hakeza çay ocaklarında insanlar hiçbir şey yokmuş gibi çaylarını yudumluyor ve sigaralarını içiyorlar. Bu söylenenler bugün caddelerde, sokaklarda, iş yerlerinde açıkça yapılan şeylerdir.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bu gibi kimselerin hakkında şöyle buyuruyor:

“Günahı alenî işleyenler dışında ümmetimin hepsi affa mazhar olacaktır.”

Bu gibi yerler hepten kapatılsın demiyoruz. Çünkü yolcu, hasta ve şeriatın kendisine ruhsat verdiği insanlar olabilir. Ama en azından pencereler kapatılır ya da oruçluların görmemeleri için üzerlerine ne yapılması gerekiyorsa yapılır. Eskiden bu bilinç vardı ama şu zamanımızda insanlar cüretkâr olmaya başladılar. Toplumu yönlendiren, toplum üzerinde etkisi olan kurum ve kuruluşlar, Ramazan ayının ibadetlerini bir şov aracı haline getirerek bu ayın hürmetini zedelemeye çalışıyorlar. Bu yapılanlar Allah’ın gazabını ümmetin üzerine çeker. O zaman da belaların ve imtihanların içine düşer sonra da kaldıramayız.

Toplum ve bu toplumun bireyleri olarak, elçi olarak gelen mübarek Ramazan ayında Yaratanımıza olan kulluğumuzu, ihlâsımızı, ibadetlerimizi ve aramızdaki muamelatlarımızı gözden geçirelim. İmanlarımızı çalmaya çalışan din hırsızlarına, kulluğumuzu zedelemeye çalışan insanlara ve Allah’ın gazabını toplumun üzerine çekmeye çalışan zümrelere fırsat vermeyelim. Kul gibi davranarak Rabbimizin rahmetini çekelim. Rabbim bizleri çarşı pazarında Ramazan ayının hürmetini koruyan bir toplum haline çevirsin.

Allah Teâlâ en iyi bilendir.














Bu yazıya yapılan yorumlar:



Henüz Yorum Yazılmamış

Bu yazıya siz de bir yorum yazabilirsiniz...
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:
Ziyaretçi Sayacı | Bugün : 331 Toplam : 1900918                   Moderatör : Erol ŞEN |