Bugüne ait herhangi bir kay?t bulunamad?.

Bu Yazı'nın Yazarı : Nadir SÖNMEZ
Bu Yazar'a ait Diğer Yazılar :
Bu Yazının Kategorisi :  Rehber - 63 Sayi
Bu Yazının Okunma Sayısı :  2967
Bu Yazının Tarihi :  
Güncel Haber Tarihte Bu Ay…

RASULULLAH (S.A.V. )’İN AHİRETE İRTİHALİ

H.11,REBİÜEVVEL12 – M. 8 HAZİRAN 632


Rasûlullah (s.a.v.) Hicri 11, Rebiüevvel ayında, miladi 632 Haziran ayının 8’inde ebedî âleme refiki a’lâya irtihal etmiştir. Efendimiz (s.a.v.) hicretin 11. senesinde görmüş olduğu bazı emarelerle vefat edeceğini ebedi âleme irtihal edeceğini anlamış ve sahabe efendilerimize bu durumu değişik şekillerde bildirmiştir.

Efendimiz (s.a.v.), vefatının yaklaştığını anlayınca hac yapacağını ilan etti ve Müslümanlarla birlikte Mekke’ye gitmek üzere Medine’den ayrıldı. Arafat’ta o meşhur hutbesini irad ederek yüz binin üzerindeki sahabeye İslâm’ın düsturlarını hatırlattı. Aslında bu durum aynı zamanda ayrılık vaktinin yaklaştığını da haber veriyordu. Bu arada Maide suresinin 3. ayeti nazil oldu ve yüce yaratıcı dinini tamamladığını bildirdi: “Ey Müminler! Şu küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız, ancak benden korkunuz. Bugün dininizi hayır ve saadetiniz için kemale erdirdim ve size ihsan ettiğim nimetimi tamamladım. Din olarak da size İslâm’ı seçtim.” Bu ayet Efendimizin (s.a.v.) vefatının yaklaştığını bildirmekteydi. Bunu ilk anlayan Efendimizin sadık dostu Hz. Ebûbekir (r.a.) olmuş ve ağlamaya başlamıştı.

Kendisine niçin ağladığı sorulunca Hz. Ebûbekir: ”Bu ayet Rasûlullah (s.a.v.)’in vefatının yaklaştığına delalet eder” diye cevap verdi.

Daha önce nazil olan Nasr sûresi içinde Peygamberimiz(s.a.v.) ”Artık bana vefatım bildiriliyor” buyurmuştu. Efendimizin (s.a.v.) Veda hutbesindeki: “Belki bu seneden sonra sizinle burada bir araya gelemeyebilirim” sözü de vefatının yaklaştığına işaretti.
Rasûlullah (s.a.v.) Mekke’den haccını tamamlayıp Medine’ye dönünce Tebük’te İslâm ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemeyen Hıristiyanların bu mağlubiyetin acısını çıkartmak maksadıyla Peygamberimizin görevlendirdiği Maan şehrinin valisi Ferve b. Ömer el-Cüzemi’yi Filistin’de çarmıha gererek hunharca şehit etmişlerdi. Efendimiz (s.a.v.) durumu haber alır almaz vefatının yaklaştığını bilmesine rağmen hemen İslâm ordusunun Rumlarla cihad etmek için acele hazırlanmasını emretti. Ertesi gün Safer ayının çıkmasına üç gün kala Salı günü Üsame b. Zeyd’i çağırttı ve ona: “Ey Üsame! Şam’a babanın öldürüldüğü yere kadar Allah’ın ismi ve bereketiyle git. Seni bu orduya başkumandan yaptım” buyurarak Üsame b. Zeyd’i komutan tayin etmiştir. (M. A. Köksal, İslâm Tarihi, c.8, s. 226)

Efendimizin (s.a.v.) Baki Kabristanı ve Uhud Şehitlerini Ziyareti

Fahr-i Âlem Efendimizin, bu fani dünyayı terk edeceği gün yaklaşıyordu. Bir gece yarısı, ansızın Hâne-i Saadetinden çıktı. Hz. Âişe Vâlidemiz, “Yâ Resûlallah! Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. Rasûl-i Ekrem: “Baki’ mezarlığında medfûn bulunan ehlim için istiğfar etmek üzere emir aldım. Oraya gidiyorum” diye cevap verdi.
Yanında azâdlı kölelerinden Ebû Rafi’ ve Ebû Müveyhib vardı. Baki’ mezarlığında kabirler arasında uzun bir müddet durarak dua ve istiğfarda bulundu. Sonra Ebû Müveyhib’e dönerek yakında ebedî âleme gideceğini, Bakî-i Hakîkînin cemâliyle müşerref olacağını şöylece ifâde buyurdu: “Ey Ebû Müveyhib! Dünya hazinelerinin anahtarları ile ahiret nimetlerini seçme hususunda serbest bırakıldım. Ben de ahiret nimetlerini tercih ettim.” Bu mânâlı ziyaretten sonra Resûl-i Kibriyâ, Hâne-i Saadetine geri döndü.

Uhud şehidleri için de duâ ve istiğfarda bulunması, Efendimize (s.a.v.) emredilmişti. Bu sebeple bir gün de Uhud’a gitti. Orada şehid olan en güzîde Sahabîleri için uzun uzun dua etti. Uhud’dan döner dönmez, Mescid-i Saadete vardı. Minbere çıktı. Müslümanlara hitaben, “Ben, sizin Kevser Havuzuna ilk kavuşanınız ve sizi ilk karşılayanınız olacağım” buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti: “Ben, sizin hakkınızda benden sonraki müşrikliğe dönersiniz diye korkmuyorum. Fakat ben, sizin hakkınızda, dünyaya kapılır, onun için birbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz ve bunun neticesi olarak sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de yok olup gidersiniz, diye korkuyorum.” (M. A. Köksal c. 8, s. 241)
Bundan sonraki gün safer ayının çıkmasına iki gün kala Çarşamba günü olunca, Efendimiz (s.a.v.) de şiddetli bir başağrısı, humma ve ateş başladı. Bu hastalık, onun vefat hastalığı idi. Bir gün sonra ağrısı hafifleyince Efendimiz (s.a.v.) kendi eliyle bağladığı sancağı Üsame’ye vererek kendisine Allah yolunda savaşması için hareket etmesini, askerlerin Cürüf’te karargâh kurmasını emretti. Muhacir ve Ensardan savaşa katılmaya hazırlanmayan kimse kalmadı, hepsi savaşa katılmaya hazırlandı.

Efendimizin (s.a.v.) vefatına yakın cihad için hazırlanan İslâm ordusunun başına komutan tayin edilen Üsame b. Zeyd o zaman onsekiz, ondokuz yaşlarında idi. Bu nedenle bazı söylentiler ortaya çıkmıştı. Bu hususta en ağır sözü söyleyen de Ayyaş b. Ebi Rebia idi ve: ”İlk Muhacirlerin üzerine şu genç kumandan tayin olunuyor ha!” demişti. (M. A. Köksal, İ.Tarihi, c.8, s.228)

Bu duruma Peygamberimiz çok kızmış hasta olduğu halde Rebiüevvel’in 10’unda Cumartesi günü minbere çıkarak durumu bütün orada bulunanlar izah ettikten sonra Üsame’nin babası Zeyd gibi kendi yanındaki değerlerinin ve sevgilerinin çok yüksek olduğunu ve kumandanlığa da layık olduğunu söyledikten sonra minberden inerek evine girdi. Peygamberimizin hastalığı ağırlaşmış olmasına rağmen; “Üsameyi gönderme işini yerine getiriniz” buyuruyordu. (İbn Sa’d c.2, s.190)

Bu sırada halk karargâhta toplanmaya başladı ve Pazar gecesi orada yattılar. Pazar günü Üsame tekrar Peygamberimizin yanına geldi. Efendimizin (s.a.v.) hastalığı çok ağırlaşmıştı. Üsame ağlayarak içeri girdi ve eğilip Peygamberimizi öptü. Peygamberimiz konuşamıyordu, ellerini havaya kaldırıp indirince orada bulunanlar anladılar ki Efendimiz (s.a.v.) Üsame için dua etmişti.

Rasûlullah (s.a.v) hastalığının en şiddetli olduğu bir günde ashabıyla helâlleşmeyi arzu etti. Bir taraftan Hz. Ali’ye diğer taraftan da Fazl bin Abbas Hazretlerine dayanarak güçlükle ayağa kalktı ve mescide gitti. Minber’e çıkıp oturdu. Hz. Bilal’e şu emri verdi: “Halka ilân et. Mescid’de toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu benim son vasiyetim olacaktır.

Hz. Bilâl, emri yerine getirdi. Bir anda toplanan halkı mescid almaz oldu. Efendimiz (s.a.v.), Allah’a hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirâma şöyle hitap etti: “Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır. Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım gelsin vursun. Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın. Sakın hak sahibi; ‘Şayet kısas talebinde bulunursam, Rasûlullah bana darılır’ diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur.” (İbn Sa’d, c. 2, s. 255) “Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Veyahut helâl edendir. Ben Rabbimin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.” Bir anda ortalığa hazin bir sükût çöktü. Efendimiz (s.a.v.) sözlerini tekrarladı: “Ey insanlar! Kime vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Her kimin benden alacağı varsa işte malım gelsin alsın.”
Cemaat içinden biri ayağa kalktı. “Yâ Rasûlallah! Sizden üç dirhem alacağım var” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Ben bu hususta hiç kimseyi yalanlamam ve hiç kimseye ‘yemin et’ diye teklif de etmem. Ancak bu üç dirhemin zimmetime nasıl geçtiğini öğrenmek isterim!” buyurdu.

Ayağa kalkan zât, “Yâ Rasûlallah! Bir defasında huzurunuza bir fakir gelmişti. Bana fakire üç dirhem vermemi emretmiştiniz. Ben de verdim. İşte istediğim bu üç dirhemdir” dedi.

Efendimiz (s.a.v.): “Doğru söylüyorsun” dedikten sonra, “Ey Fadl! Buna üç dirhem ver” buyurdu. (İbn Sa’d, c. 2, s. 255)

Bundan sonra Efendimiz (s.a.v.): “Mescide açılan kapıları kapatınız! Sadece, Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın” buyurdu. (İbn Sa’d, c. 2, s. 227)

Emir gereği Mescid-i Şerifin çevresindeki evlerin kapısı, Hz. Ebû Bekir’in ki hariç hepsi kapatıldı. Rasûlullah (s.a.v.) vefâtına üç gün kala hastalığı birden ağırlaştı. Bu sebeple artık Mescid-i Şerife çıkamaz oldu. O zaman: “Ebû Bekir’e söyleyiniz, mü’minlere namaz kıldırsın” diye emir vererek imamlığı Hz. Ebû Bekir’e bıraktı.

Peygamberimizin son namaz kıldırışı

Hz. Ebû Bekir, Müslümanlara öğle namazını kıldırıyordu. Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bedeninde bir hafiflik hissetti. Hz. Abbas ile Hz. Ali’nin yardımıyla yavaş yavaş Mescid-i Şerife çıktı. Hz. Ebû Bekir, Efendimizin (s.a.v.) gelmekte olduğunu anlayınca, geri çekilmek istedi. Efendimiz, yerinde durması için işaret etti. Sonra Hz. Ebû Bekir’in yanına oturtulmasını emir buyurdu. Hz. Ebû Bekir’in sol tarafına götürüp oturttular. Hz. Ebû Bekir ayakta, oturmuş olan Efendimize tabi oldu. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Mescid-i Şerifte Müslümanlara kıldırdığı son namaz budur.

Ve Son Gün

Rebiüevvel ayının 12’si Pazartesi günü ! 8 Haziran, 632 yılı. Yeryüzü üzerine ayaklarıyla basan Allah’ın Habibi ins ve cinnin mebusu, insanların en şerefli ve en hayırlısı fahri kainat Rasûlullah (s.a.v.)’i ebedi aleme, Refik-i a’lâya yolcu edecek olmanın hüznü ile güne başlıyordu.

Rebiüevvel ayının 12’si Pazartesi günü, Efendimiz ayılmış kendisine gelmiş bulunuyordu. Üsame yine Peygamberimizin yanına gelmişti. Efendimiz (s.a.v.) Usame’ye: “Allah’ın bereketiyle kuşluk vakti yola çıkınız!” buyurdu. Üsame vedalaşarak karargâha döndü ve mücahidlere hareket emrini verdi. Pazartesi günü, Hz. Ebû Bekir de, Efendimizin (s.a.v.) durumunun iyileştiğini fark etmişti. Bunun için huzura girip, “Yâ Rasûlallah! Allah’a hamdolsun! Onun lütuf ve keremiyle sağ salim sabaha çıktınız! Müsâade buyurursanız, Sünh’taki evime gideyim” dedi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz: “Olur” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Sünh’taki evine gitti. (M. A. Köksal c. 8, s. 230)

Rasûlullah (s.a.v.)’in Misvak kullanmak istemesi

Amr b. Saîd b. Ebî Huseyn anlattı ki; İbn-i Ebî Müleyke ona: “Bana Âişe’nin kölesi Zekvan, Hz. Âişe (r.a.)’nın şöyle dediğini anlattı, diye haber vermiş: “Allah’ın bana verdiği nimetlerdendir ki; Nebî (s.a.v.) benim evimde, benim nöbetimde, benim kucağımda iken vefat etti. Allah benimle onun ağzının sularını onun ölümü esnasında birleştirmiştir. Kardeşim elinde (hurma çubuğundan yapılma) bir misvakla yanıma geldi. Ben, Efendimizi (s.a.v.) göğsüme yaslamıştım. Baktım ki misvaka bakıyor. Onun, bunu istediğini anladım. Onu çok severdi. “Misvakı alıvereyim mi?” diye sordum. Başıyla “evet” diye işaret etti. Ben de misvakı alıp iyice yumuşattım. Onu ağzına aldı. (Buharî Meğazî 64/S3)

Son gün Pazartesi

Peygamber Efendimizin mübârek dillerinden şu cümleler dökülüyordu: “Ey insanlar! Karanlık gece kıtaları gibi fitneler geliyor! Ey insanlar! Siz bana karşı hiç bir şeyle delil bulamazsınız! Zira ben, ancak Allah’ın Kitabı Kur’ân’ın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram kıldım! Ey kızım Fâtıma! Ey halam Safiyye! Allah katında makbul olacak ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz. Çünkü ben, sizi Allah’ın gazabından kurtaramam!” ( İbn Sa’d, c. 2, s. 246)

Hz. Fâtıma, Efendimizin (s.a.v.) hayatta kalmış olan biricik kızı idi. Kâinatın Efendisinin evlâd sevgisini kendisiyle tatmin ettiği tek evlâdı. Rasûl-i Ekrem hastalığının son gününde bir ara biricik kızı, güzel ahlâk ve zerâfet timsali Hz. Fâtıma’yı yanına çağırdı. Hz. Fâtıma gelince, onu sol tarafına oturttu. Ona gizlice bir şey söyledi. Hz. Fâtıma’yı birden bir hüzün ve keder havası kapladı. Arkasından gözyaşları boşanmaya başladı. Efendimiz (s.a.v.), sonra bu güzîde kızına gizlice bir şey daha söyledi. Bu sefer, biraz evvel gözyaşı döken Hz. Fâtıma birden gülümseyip sevinmeye başladı. O sırada orada bulunan Hz. Âişe, daha sonra bunun sebebini sorunca Hz. Fâtıma şu cevabı verdi: “Babam, önce bana pek yakında dünyadan ve benden ayrılacağını söyledi. Bunun için ağladım. Sonra da Ehl-i Beyt’im içinde en evvel bana sen kavuşacaksın’ deyince de sevindim.” (İbn Sa’d, c. 2, s. 247)

Ve artık son anlar

Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Güneş, batıya doğru kayıyordu. Efendimizin (s.a.v.) mübarek başları, Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Artık nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Dili, Allah’ı zikretmekle meşguldü: “Allah’ım! Beni, Refîk-i A’lâ’ya ulaştır” duâsını tekrarlıyordu. Bu esnada bile ümmetine irşadda bulunmaktan geri durmuyordu: “Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Namaza dikkat ve devam ediniz!” diyordu.

Bu hazin manzara orada bulunan Hz. Fâtıma’nın yüreğini âdeta dağlıyordu. Bir ara Efendimizi (s.a.v.) bağrına bastı: “Vay! Babamın çektiği ıztıraba” diyerek gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Bugünden sonra baban hiç bir zaman ızdırap çekmeyecektir” (Buhari, c. 5, s. 144) buyurdu ve ilâve etti: “Kızım! Sakın ağlama! Ben vefât ettiğim zaman ‘İnnâ lillahi ve innâ ileyhi raciûn’ de.” (İbn Sa’d c. 2, s. 312)
Efendimiz (s.a.v.) bu fâni dünyada artık son dakikalarını yaşıyordu. Bu esnada, Hz. Cebrâil, ölüm meleği ile birlikte geldi. Rasûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu. Sonra ölüm meleği içeri girmek için izin ister. Efendimiz (s.a.v.) müsâade edince, melek içeri girdi. Efendimizin önünde oturdu, “Yâ Rasûlallah!” dedi, “Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım. İstersen sana bırakacağım.” Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Cebrâil’e baktı. O da: “Yâ Rasûlallah, Mele-i A’lâ seni beklemektedir” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.), “Yâ Azrail! Gel, memuriyetini yerine getir” buyurdu. (İbn Sa’d c. 2, s. 259)

Mübarek başları Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Yanında su kabı vardı. İki elini suya batırıp ıslak ellerini mübarek yüzlerine sürdü ve dudaklarından “Lâ ilâhe İllallah” cümlesi döküldü. Sonra ellerini yüzünden kaldırdı. Gözlerini evin tavanına dikti. “Allah’ım! Refîk-i A’lâ” cümlesini tekrarlaya tekrarlaya mübarek ruhunu teslim etti. (Buhari c. 5, s. 142)

Efendimiz (s.a.v.) altmış üç yaşında iken mübarek ruhu Refîk-i Alâ’ya yükseldi. Tarih: Hicretin 11. senesi, Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Milâdî 8 Haziran 632.

Peygamberimizin vefatıyla hane-i saadetten feryad ve figan yüselmişti. Mescidde bulunan sahabeler bunu işitince hepsi dona kaldılar ne yapacaklarını bilemiyorlardı. O sırada hareket etmeye hazırlanan Üsame de haberi alır almaz Hz. Ömer ile hane-i saadete geldi. Bütün sahabeler şaşkındı. Hatta Hz. Ömer: “Kim Rasûlullah öldü derse boynunu vururum o ölmedi” diye haykırıyordu.

Hadiseyi haber alan Hz. Ebû Bekir hemen hane-i saadete geldi ve Efendimizin (s.a.v.) bulunduğu hücreye girdi. Dehşet ve hayret içinde Fahr-i Kâinatın mübârek yüzlerini örten örtüyü kaldırdı. Yüzü tecessüm etmiş bir nurdu. Eğildi, tazim ve hürmetle pâk ve nurlu alınlarından üç kere öptü. Akan gözyaşları arasında dilinden dökülen kelimeler şunlar oldu: “Ölümün de hayatın gibi temiz ve lâtif, yâ Rasûlallah!” (İbn Sa’d c. 2, s. 265)

Hz. Ebû Bekir, hâne-i saadetten çıktıktan sonra Mescid-i Şerife vardı. Hz. Ömer’in; “Rasûlullah ölmedi” sözlerini duymuştu. Bunun üzerine şöyle konuştu: “Kim ki Muhammed’e (a.s.) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (a.s.) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.” (İbn Sa’d c. 2, s. 268) Sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.” (Âl’i İmran, 44) Bu âyet-i kerime, Uhud savaşında; “Muhammed öldürüldü” şâyiası üzerine nazil olmuştu. Ashab; onu belki yüzlerce, binlerce defa okumuş oldukları halde, o andaki teessür sebebiyle bir anda unutuvermişlerdi sanki!

Bu hitabe ve âyet-i kerimeyi hatırlamaları üzerine sahabîler kendilerine geldiler. Bir anda toparlandılar ve şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar. Hz Ömer ve bir çok sahabi daha önce duydukları bildikleri bu ayetleri sanki hiç duymamış gibiydiler. Daha sonra Hz. Ebû Bekir şu meâldeki âyet-i kerimeyi okudu. “Muhakkak ki sen de öleceksin onlar da ölecekler.” (Zümer 30) Hz. Ömer ve birçok sahabi daha önce duydukları bildikleri bu ayetleri sanki hiç duymamış gibiydiler. Nitekim Hz Ömer: ”Vallahi o günümden önce o ayetleri sanki hiç işitmemiş gibiydim” demiştir. Bu ayetler ve Hz. Ebû Bekir ‘in konuşmasıyla bütün sahabe, Efendimizin (s.a.v.) vefatına kesin kanaat getirmişlerdi.

Rasûlullah (s.a.v.)’in Cenaze Namazının Kılınışı Yıkanması ve Defnedilişi

İbn-i İshak der ki: Bana Yahya b. Abbad b. Abdillah, babasının Âişe (r.a.)’ı şöyle derken işittiğini anlattı: Ashab, Nebî (s.a.v)’i yıkamak istediklerinde, “Vallahi bilemiyoruz. Rasûlullah’ın elbisesini soyacak mıyız, yoksa üzerindeyken mi yıkayacağız” dediler. Bu konuda görüş ayrılığına düştüklerinde Allah onlara bir uyku getirdi ki, içlerinde çenesi göğsü üstüne uyuyup da düşmeyen hiç kimse kalmadı. Sonra kim olduğunu bilmedikleri birisi evin bir köşesinden “Peygamberi elbisesi üzerindeyken yıkayın” diye seslendi. Ashab da kalkıp, gömleği üzerinde olduğu halde onu yıkamaya başladılar, suyu gömleğin üzerinden döküp Efendimizi (s.a.v.) elleriyle değil de bu gömlek ile ovaladılar. Hz. Âişe bunu anlattıktan sonra, eğer daha sonra olacakları Önceden tahmin etmeseydim, Rasûlullah (s.a.v.)’i kesinlikle hanımları yıkardı” demiştir. (İbn-i Hişam, 4/263)

Efendimizi (s.a.v.) yıkayan ve kefenleyen Hz. Ali (r.a.) olmuştur. Yıkarken “hayatında da paksın ölümünde de!” diyordu.

İbni İshak, Hüseyn b. Abdillah b. Ubeydillah b. Abbas, İkrime isnadiyla İbni Abbas (r.a.)’tan şöyle nakleder: “Rasûlullah (s.a.v) vefat edince, erkeklere girmeye müsaade edildi. Onlarda grup grup gelip imamsız olarak kıldılar. Bu tamamlanınca kadınlar girip kıldılar, sonra da çocuklar girip kıldı. Ardından köleler girip kıldı. Kimse imam olmadı.

Seleme b. Nubeyt b. Şerit, babası yoluyla, Suffe ashabından Salim b. Ubeyd (r.a.)’dan naklediyor: Ashab, “Rasûlullah’ı defnedecek miyiz, edeceksek nereye?” dediler. Ebû Bekir (r.a.): “Allah nerede ruhunu aldıysa! Zira onun ruhunu en güzel yerde almıştır” dedi. Onlar da durumun onun dediği gibi olduğunu anladılar.
Müslümanlar, Efendimizin (s.a.v.) cenazesini Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece bulunduğu odaya defnetmişlerdir.

Rasûlullah (s.a.v.)’in Terikesi

Ebû İshak eş Şîrazî, Müminlerin annesi Cüveyriyye’nin (r.a.) kardeşi Rasûlullah’ın kayını Amr b. el Haris el Huzâî’nin şöyle dediğini anlatıyor: “Vallahi, Rasûlullah (s.a.v) beyaz katırı, silahı ve sadaka olarak vakfettiği toprağı dışında vefat ederlerken ne dinar, ne dirhem, ne köle, ne cariye, ne de herhangi bir mal bırakmıştır.” (Buhari)

Avmeş, Ebû Vail, Mesrûk isnadıyla naklettiği haberinde Hz. Âişe’den şöyle dediğini rivayet eder: “Rasûlullah (s.a.v.) ne dinar, ne dirhem, ne koyun, ne sığır bıraktı ve ne de bir şey vasiyet etti.” (Müslim, Sahih)

Urve, Hz. Âişe’den (r.a.) naklediyor: Rasûlullah (s.a.v.) vefat ettiği zaman benim evimde (yiyecek olarak) sadece arpa yarması vardı. Ben de usanıncaya kadar ondan yedim. Tüketip de hiç kalmayınca “Keşke yiyip bitirmeseydim” dedim. (Buharî)

Peygamberimizden kalan bazı kişisel eşyalar şunlardır: İzar, rida, yay, kılıç, zırh, sarık, hırka, miğfer, at, katır, deve, yatak, yorgan, ibrik, leğen, sedir, su bardağı, el değirmeni, ok çantası, bayrak, sancak, binek hayvanı gibi eşya ve mallar idi. Bunlardan bir kısmı fakirlere dağıtılmış bir kısmı da kutsal emanetler olarak saklanarak günümüze kadar gelmiştir. (H.Algül İ.Tarihi c. 2, s. 81)
Peygamberimiz maddi olarak miras bırakmadığı hadislerle sabittir: “Vefatımda varislerim ne bir dinar, ne bir dirhem paylaşmaz. Bıraktığım şey ki hurmalıklardır. Bunun kadınlarımın nafakasından, işçimin ücretinden geri kalanı vakıftır.” (Tecrid-i Sarih, 8/235) buyurarak maddi olarak mirasının olmayacağını haber vermiştir.

Efendimizin (s.a.v.) tüm Müslümanlara kıyamete kadar bıraktığı manevi miras önemlidir: “Size iki şey bırakıyorum ki, bunlara sımsıkı tutunursanız asla sapıklığa düşmezsiniz: Biri Allah’ın kitabı, diğeri Rasûlünün sünnetidir.”

Rabbim bizlere de Efendimizin (s.a.v.) bıraktığı bu mirasa sımsıkı tutunup o şekilde bu dünyadan ayrılmayı nasip etsin. Âmin.


Bu yazıya yapılan yorumlar:


bir kul [ 31.12.2011 12:51:44 ]
Allah sizden binlerce kez razı olsun. ağlaya ağlaya okudum.mekkenin fethi mübarek olsun.

sekerat-ul mevt [ 06.07.2008 17:34:17 ]
AMİN AMİN AMİN ALLAH RAZI OLSUN YAZI ÇOK GÜZEL EMEĞİ GEÇEN HERKESTEN ALLAH RAZI OLSUN...........SEKERATULMEVT....ÖLÜMÜ ÇOKÇA ANINIZ

semra selçuk [ 05.07.2008 02:55:53 ]
Rabbim bizlere de Efendimizin (s.a.v.) bıraktığı bu mirasa sımsıkı tutunup o şekilde bu dünyadan ayrılmayı nasip etsin. Âmin amin amin. ALLAH razi olsun elinize saglık


Bu yazıya siz de bir yorum yazabilirsiniz...
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:
Ziyaretçi Sayacı | Bugün : 132 Toplam : 1945817                   Moderatör : Erol ŞEN |